Maşallah Erdoğan: Barış Süreci mi yoksa kontrollü entegrasyon mu?

20 Mayıs 2026 - 01:03
20 Mayıs 2026 - 01:03
 0
Maşallah Erdoğan: Barış Süreci mi yoksa kontrollü entegrasyon mu?

Bugün Türkiye’de “barış süreci”, “çözüm süreci” ya da “yeni dönem” başlıkları altında yürütülen tartışmaları anlayabilmek için öncelikle 7 Ekim sonrası Ortadoğu’da meydana gelen büyük kırılmayı doğru okumak gerekir. Çünkü 7 Ekim yalnızca İsrail-Filistin hattında başlayan bir savaş değil; aynı zamanda bölgedeki bütün güç dengelerini yeniden şekillendiren tarihsel bir eşikti.

7 Ekim sonrası süreçte Ortadoğu’da siyasal, askerî ve jeopolitik dengeler hızla değişmeye başladı. İran ekseni, İsrail, ABD, Körfez hattı ve Türkiye gibi bölgesel aktörler, ortaya çıkan yeni tabloya göre kendi pozisyonlarını yeniden tanımlama , Özellikle Suriye ve Iran sahası, yeniden dizayn edilmek istenen en kritik alanlardan biri hâline geldi. Çünkü bu coğrafya yalnızca enerji koridorları ve güvenlik politikaları açısından değil, aynı zamanda Kürt meselesinin bölgesel boyutu açısından da belirleyici bir öneme sahipti.

Tam da bu noktada Türkiye’nin PKK, YPG ve bağlantılı yapılar üzerinden geliştirdiği yeni strateji ;bölgede oluşabilecek kontrolsüz Kürt yapılanmalarını doğrudan karşısına almak yerine, bu yapıları kendi güvenlik paradigmasına uygun biçimde yeniden konumlandırmayı tercih etti. Yani mesele yalnızca “tasfiye” değil; denetlenebilir, yönlendirilebilir, entegrasyona uygun ve gerektiğinde kullanılabilir bir siyasal-askerî alan yaratmaktı.

bugün Rojava‘da yaşanan gelişmeler de bu çerçevede okunmalıdır. Çünkü sahada yürüyen süreç, bağımsız bir Kürt siyasal hattının güçlenmesinden çok, mevcut yapıların belirli entegrasyon modellerine zorlanmasını ifade etmektedir. YPG çizgisindeki yapıların yeni bölgesel denklem içerisinde kontrollü biçimde sisteme entegre edilmek istenmesi, Türkiye’nin güvenlik stratejisiyle doğrudan bağlantılıdır.

Bu süreçte kamuoyuna sunulan “barış”, “müzakere”, “silah bırakma” gibi söylemler ise  daha çok algısal bir işlev taşımaktadır. Kandil’de birkaç silahın yakılması ya da kontrollü açıklamaların servis edilmesi, sürecin özünü değil, toplumsal psikolojiyi yönetmeye dönük sembolik tarafını temsil etmektedir. Çünkü devlet açısından önemli olan, PKK’nin etkilediği toplumsal tabanın sert bir kopuş yaşamadan yeni döneme adapte edilmesidir.

İşte tam da burada Abdullah Öcalan’ın süreç içerisindeki rolü de tam burada anlam kazanmaktadır. Çünkü bir komutan emir verdiğinde, er o emri yerine getirmek zorundadır. Devletin tam denetimi altında bulunan bir figürün bağımsız bir siyasal irade gibi sunulması, gerçekte yürütülen entegrasyon politikasının toplumsal zeminde kabul görmesini sağlama amacını taşımaktadır. Öcalan’a tarihsel bir ağırlık ve sembolik bir paye, kurucu Önder isminin verilmesinin nedeni de budur: Kendisine inanan Kürt toplumsal kesimlerini, devletin yeni bölgesel stratejisine rıza gösterecek şekilde yönlendirmek.

Bu nedenle kamuoyunda oluşturulan “eşit taraflar arasında tarihsel müzakere” görüntüsünün büyük ölçüde kontrollü bir siyasal illüzyon, süreçte belirleyici olan tarafın devlet aklı olduğu; öcalan ise bu stratejinin uygulanmasında işlevsel roller üstlenen  bir piyon/emir erinden öte değildir 

Diğer taraftan PKK ve YPG’nin tamamen ortadan kaldırılması da devlet açısından sanıldığı kadar tercih edilen bir durum değildir. Çünkü Türkiye’nin Irak ve Suriye’de yürüttüğü sınır ötesi operasyonların temel meşruiyet zemini, uluslararası hukukta meşru müdafaa yaklaşımına dayandırılmaktadır. Devlet, kendisine yönelik silahlı tehditleri gerekçe göstererek sınır ötesinde askerî varlık bulundurmakta ve operasyon gerçekleştirmektedir.

Dolayısıyla PKK ve YPG’nin varlığı, yalnızca bir güvenlik problemi değil; aynı zamanda Türkiye’nin Irak ve Suriye’de askerî olarak konumlanabilmesinin pratik gerekçelerinden biridir .Başka bir ifadeyle devlet, bu yapıları bir taraftan tehdit olarak sunarken, diğer taraftan onların varlığını bölgesel müdahalelerin siyasal ve hukuki dayanağı olarak kullanmaktadır. . Eğer bu yapılar bütünüyle silahsızlandırılır ve ortadan kalkarsa, Türkiye’nin bölgedeki askerî pozisyonlarını sürdürmesi uluslararası düzlemde daha fazla tartışmalı hâle gelebilir.

Bu yüzden bugün yürütülen süreç, kamuoyuna anlatıldığı gibi bir “barış projesi” değil; 7 Ekim sonrası değişen Ortadoğu dengeleri içerisinde Türk devletinin PKK, YPG ve bağlantılı yapıları yeniden dizayn ederek kendi bölgesel stratejisine uygun hâle getirme operasyonudur. Sürecin dili barış dili olabilir; ancak arka planda işleyen mekanizma çok daha sert, güvenlik merkezli ve jeopolitik çıkar eksenli bir zeminde ilerlemektedir.

Bu haber toplam 456 kişi tarafından görüldü.
Son güncellenme: 02:04:36