Orhan Çetin: Suriye Panoraması ve ''Rojava Devrimi'' Balonu

''Kürtlerin “Kral çıplak!” diye ilk defa bu kadar gür bir sesle bağırmaları insanı umutlandırıyor.''

7 Şubat 2026 - 12:07
7 Şubat 2026 - 12:07
 0
Orhan Çetin: Suriye Panoraması ve ''Rojava Devrimi'' Balonu

Birçoğumuzun mutabık olduğu şu tespit, bölgesel gelişmelerdeki bazı eşiklerin aşılmasıyla daha da netleşiyor: Türkiye açısından PKK’nin kendini feshi ile başlatılan sürecin bir yol kazasına uğramadan devam etmesinin koşulu Türkiye’nin Suriye’de istediklerini almasına bağlıdır.

Açıktır ki, Türkiye istediklerinin -hepsini olmasa da- önemli bir kısmını aldı.

Buna uygun olarak ta son günlerde raftan tekrar indirilen “süreç” çeşitli açıklamalarla yeniden konuşulmaya başlandı. Zaten girişim Suriye’deki gelişmelere bağlı olarak gündeme getirilmişti.

Başta Amerika ve İsrail olmak üzere, diğer Koalisyon Güçleri'nin yanı sıra; Orta Doğu’daki kimi aktörler de bundan payına düşeni aldı.

Ya Kürtler?..

Bazı aklıbaşında sayılabilecek Kürt analist, politikacı ve yorumcunun bile düştüğü temel yanılgılardan biri, Abdullah Öcalan’a ve PKK’ye alternatif olarak umut bağlanan Mazlum Abdi ve “Rojava Devrimi” romantizmi. Bir diğeri ise daha çok Amerika, İsrail ve -bir ölçüde- Fransa gibi ülkelerden mutlak “kurtarıcı güç” beklentisi ve algısıydı.

Öyle ki, bazıları hızını alamayıp bu güçlerin bağımsız bir Kürt devleti kuracağını bile yazıp söylüyordu.

Büyük Emperyalist güçlerden başlamak gerekirse: Çıkarları örtüştüğü ölçüde kullanma esasına dayalı Kürtlerle girdikleri ilişkiyi; çekim alanları dahilindeki müttefik devletlerle kurulu, geniş ve kalıcı olan çıkarlarına asla tercih etmeyecekleri gerçeği...

Nitekim, Suriye’nin dizaynı ile birlikte tüm bölgenin kontrolüne giden yolda Kürtlere verilen “ara rol” de bitmiştir.

Dünya ve Orta Doğu tarihi buna benzer örneklerle doludur.

Mazlum Abdi ve PYD’yle ilgili bir kesimin yanılgısı ise, adı geçen kişinin ve yapının misyonu ve kuruluş gerekçesinin gözden kaçırılması…

Hatırlanacağı üzere Suriye iç savaşının başlamasıyla Başer Esad tarafından çağrılan Salih Müslüm başında bulunduğu PYD ve bu partinin askeri yapılanması olan YPG bizzat görevlendirilmişti.

Hemen akabinde, Suriye’nin birliği adına, Kürtlerin ulusal bir kalkışmasını önlemek için devlet olanaklarıyla milli duygulara sahip yüzbinlerce Kürt göçertilmiş, bir kısmı öldürülmüş veya hapsedilmiş; yarım asırlık  köklü Kürt partileri kapatılmıştı.

Başta Ala Rengin olmak üzere birçok milli sembol yasaklanmış ve sonuç olarak ikinci bir “Güney Kürdistan” örneğinin kurulmasının önüne geçilmişti.

Önce Esad’ın jandarmalığı ile başlayan bu yapı, savaşın ilerleyen aşamalarında ise Kürdistan coğrafyasının dışındaki Araplara ait bölgelerde Amerika’nın petrol sahalarını korumak ve diğer selefi gruplara karşı savaşmak için görev almıştı.

Hal böyleyken, diğer Kürt partilerine ve milli şuur sahibi Kürt kitlelerine karşı acımasız tutumları ve yine Koalisyon Güçleriyle görüşmelerinde geçen “ biz bağımsız, federe veya otonom bir statü istemiyoruz” şeklindeki onlarca yazılı ve sözlü beyanları ortadayken, bu anlayıştan Kürtlerin adına zaten bir hayır beklenemezdi.

Kürtlerden bir kesimin Amerika ve İsrail’den “kurtarıcı” beklentisine girmesi ise -ayrıca- anlaşılır bir tutum değildi.

Kendileri dışındakilere tahammül ve ortaklaşma konusunda tahammülsüz ve nobran olan “Rojava” yöneticilerinin Güney’le görüşmeleri ve zaman zaman birlikte hareket etme görüntüsü vermeleri ise ancak zor duruma düştükten sonra, kanımca Kürt halkının olası tepkisi ve baskısıyla mümkün olabilmiştir.

Dolayısıyla, “Apo’nun paradigması” ve “Rojava Devrimi romantizmi” Kürtler açısından ardında onbinlerce ölü, bir o kadar göç, pazarlarda satılmak üzere kaçırılan binlerce çocuk, genç kız ve kadın bırakarak bir felaketle sonuçlanmıştır.

Bu durum başta yanlış iliklenen düğmenin yarattığı doğal ve kaçınılmaz sonuçtur.

Büyük güçlerin onayı ve sessizliği ile Türkiye’nin askeri ve diplomasi desteğiyle savaşın sonunda önemli oranda hakimiyet kuran HTŞ bu savaşın elbette kazananıdır.

Türkiye ise bu sürecin esas kazananıdır. Azami hedeflerini karşılamasa da istediklerini büyük ölçüde elde etmiştir.

Ancak, bunun Türkiye ve diğer bölge devletleri açısından yarattığı “endikasyon” ise, yıllardan beridir bir araya gelemeyen Kürtlerin böyle bir musibet yaşandıktan sonra milli bir şuurla ilk defa bu oranda dünyanın her yerinde kenetlendiği gerçeğidir.

Ne yazık ki, bu devasa tepkinin sürdürülebilir, organize edilebilir olduğunu söylemek çok zor.

Nitekim, PKK ve yan kuruşları bu sinerjinin de boşa çıkarılması için kısa bir şaşkınlıktan sonra zaman kaybetmeksizin harekete geçtiler.

Dikkat edilirse ilk günlerde kendi çağrılarıyla organize ettikleri gösterilerde de -muhtemelen büyük kitlesellikler yakalamak için olsa gerek- “Apo” sloganlarını bile atmaktan kaçınan PKK’nin diasporadaki paralel yapılanmaları bayrak ve flamalarını da yoğunluklu olarak taşımadılar.

Ancak, daha sonra Kürtlerin ala rengin altında birleşip verdikleri görüntülerden çok rahatsız olundu. Bu durum, bir baş aşağı gidişin ve çözülmenin başlangıcı olarak okunduktan sonra, kendilerince tedbirler alınmaya başlandı.

Sanırım bunun önüne geçilmesi için bir “üst aklın” uyarısıyla eski fabrika ayarlarına dönme talimatı alındı.

Kürtler nezdinde “Rojava” trajedisinin sorumlusu olarak görülen ve büyük itibar kaybeden Apo’nun yeniden görevli basın mensupları ve siyasi elemanlarınca “barışın mimarı” olarak lanse edilip parlatılmasıyla; malum yüceltme sloganları eşliğinde kendilerine ait sembolllerin taşınması işine tekrar kalınan yerden devam ediliyor.

Milyonlarca Kürt’ün dünyanın dört bir yanında itirazlarını dile getirerek milli bir şuurla ayağa kalkmasıyla birlikte; sayın  Barzani’nin ve Kürdistan Hükümeti’nin Batı’nın etkili güçleriyle kurduğu diplomasi trafiği, insan hakları kuruluşları ve Kürt dostları, daha büyük ölçekli bir trajedinin yaşanmasının önüne geçti. Mevcut durumun sağlanması ve daha fazla zayiatın önlenmesi kanımca böyle mümkün olabildi.

Tabii, malum anlayışın Kürt halkının başına getirilen bu belanın müsebbibi olduğunu kabul etmesi bir yana, Rojava’daki trajediden sonra yeni bir “zafer” retoriğinin telaşla devreye sokulması,  kozmik odaların ürünü bu yapının Kürt halkının yakasından kolay kolay düşmeyeceğini bir kez daha gösterdi. 

Öyle de olsa, Kürtlerin “Kral çıplak!” diye ilk defa bu kadar gür bir sesle bağırmaları insanı umutlandırıyor.

Kürt halkı bu trajediyi de atlatacaktır. Her zaman olduğu gibi, küllerinden yeniden doğmasını bilecektir. Buna kuşkum yok.

Sonuç olarak Suriye’ye gelirsek; bugünkü denklemle kalıcı ve adil bir barışın sağlanacağını düşünmek ve suların durulacağını beklemek boş bir hayaldir.

Zira geçmişi, felsefesi ve kuruluş kodlarıyla HTŞ ve Colani, Suriye’deki etnik ve inanç mozaiğine uygun adil ve sürdürülebilir kalıcı bir barış anlayışından ve bunu tolere etmekten oldukça uzaktır.


Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Nerina Azad'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.

Bu haber toplam 919 kişi tarafından görüldü.
Son güncellenme: 13:07:59