Tuğçe Tatari: Bizim Suriye’de ne işimiz var?
Halep’te çatışmaların yeniden şiddetlenmesi ve Türkiye’de sınır güvenliği gerekçesiyle askerî müdahale ihtimalinin gündeme gelmesi tartışmaları büyütürken, sürecin kamuoyuna “zorunlu müdahale” söylemiyle sunulması eleştiriliyor. Uzmanlar ve gazeteciler, Suriye’de atılacak yeni askerî adımların bölgedeki dengeleri bozabileceği, sivil kayıpları artırabileceği ve Türkiye’yi daha geniş bir çatışmanın içine çekebileceği uyarısında bulunuyor.

T24 yazarı Tuğçe Tatari, “Bizim Suriye’de ne işimiz var?” başlıklı köşe yazısında, Halep’te yeniden alevlenen çatışmalar ve Türkiye’de giderek daha yüksek sesle dile getirilen olası askerî müdahale tartışmalarını ele aldı. Tatari, Suriye’deki gelişmelerin kamuoyuna “zorunlu müdahale” söylemiyle sunulmasını sorgulayarak, Türkiye’nin sınır ötesi askerî adımlarının yeni acılara ve daha derin bir savaşa yol açabileceği uyarısında bulundu.
Tuğçe Tatari, “Bizim Suriye’de ne işimiz var?” başlıklı köşe yazısı şöyle:
Ama susmak daha zor.
Yanı başımızda insanlar ölürken, savaş yeniden alevlenirken “bekleyelim, görelim neler olacak” demek artık bizler için bir seçenek değil.
Türkiye’de iktidara yakın medya günlerdir bir hikâye anlatıyor; Türkiye, Suriye’ye mecbur kaldığı için müdahale edecek, deniyor.
Hatta bu müdahalenin, oradaki halkı SDG’den korumak için yapılacağı mesajı veriliyor.
Bu anlatıyı güçlendirmek için de geçmişten, başka ülkelerden, başka çatışmalardan görüntüler servis ediliyor. Kamuoyuna “başka çare yoktu” algısı yerleştirilmek isteniyor.
Peki bunu neden yapıyorlar?
Çünkü aslında cevabını bildiğimiz ve hepimizin tek bir ağızdan sorması gereken “Bizim Suriye’de ne işimiz var” sorusunun önünü baştan almak için.
Oysa Suriye’de yıllardır süren savaşın ardından belli başlı dengeler oluştu.
Yapılmış anlaşmalar, verilmiş sözler vardı. Bunlardan biri de 10 Mart Mutabakatıydı. Buna göre SDG’nin 2025 sonuna kadar merkezi Suriye yönetimine kademeli ve pozisyon sahibi olarak entegre olması; hakların tanınması, ateşkes ve SDG’nin Suriye ordusuna katılımı öngörülüyordu.
Bu arada Türkiye ne diyordu?
“SDG, PKK’nın uzantısıdır. Ve bizim için bu bir beka sorunudur.”
Oysa PKK kendisini lağvetti, silahları yaktı, Türkiye’den çekildi ve hepsinden önemlisi Türkiye Cumhuriyeti Devleti, tüm önemli unsurlarının da devrede olduğu bir “barış süreci” yürütmekte.
Bunun sonucu olarak, süreç kesintiye uğramazsa; Kürtlerin haklarının tanınması ve örgütten kimilerinin siyaset yapabilmesinin önündeki engellerin kaldırılması, yasal düzenlemelerle özellikle siyasilerin mağduriyetlerinin giderilmesi bekleniyor.
Türkiye bunların olabilmesinin tek koşulunu adeta Abdullah Öcalan’ın bir çağrısıyla Rojava’nın teslim edilmesiyle sonuçlanmasına bağlamış görünüyor, dersek çok da yanlış bir şey söylemiş olmayız.
Suriye’deki Kürtler kazanılmış haklarından vazgeçerse belki Türkiye’deki Kürtler hak kazanabilir; belki ancak o koşullarda her şey değişebilir.
“Belki” vurgusu burada yaşamsal önemde.
Bu sürecin Türk-Kürt barışı adına son şans olduğunu düşündüğümü sıklıkla vurguluyorum. İçte barış, dışta savaş olamayacağına göre; Türkiye’de kardeş olup Suriye’de düşman olamayacağımıza göre, farkında mıyız bilmiyorum ama sanki topyekûn bir savaşın içine çekiliyormuşuz gibi de görünüyor her şey.
Oysa Suriye savaşında IŞİD’le mücadelede sahadaki ana kara gücü SDG’ydi. Büyük bir savaşın içinden geçildi. ABD’nin SDG’ye desteğinin nedeni de kara kaşı kara gözü değil, savaştaki pozisyonuydu.
Olayları doğru okumak zorundayız. Yaşadığımız zaman diliminin tarihe bırakacakları adına hepimizin sorumluluğudur bu. Reflekslerle değil, Kürt fobisiyle değil; akılla, vicdanla.
Özetle; Türkiye Suriye’de SDG’nin Suriye Kürtleri adına kazanılmış yaşamsal haklarından vazgeçmesini istedi.
Bizler de aylarca Ahmet Şara ve Mazlum Abdi’yi pür dikkat izledik, onlarca görüşme ve toplantının ardından yayınlanan olumlu mesajlar “ha oldu olacak” intibasını da oluşturdu.
Suriye’nin etnik ve demografik yapısı gereği ademi merkeziyetçi bir modelle yönetilmesi gerektiği tartışmaları olumlu yönde sürerken, tam da bir uzlaşma noktasına gelinmiş gibi deniyordu ki tablo bir anda değişti.
İsrail ve Suriye ABD’nin gözetiminde yapılan Paris’teki görüşmelerinde, “Suriye’deki gerilimi azaltmak konusunda -istihbarat paylaşımı da dahil olmak üzere- ‘ortak iletişim mekanizması’ oluşturmak” konusunda anlaşmaya vardı. Bu anlaşmadan Türkiye de haberdar edildi.
Bu süreç hangi sonuçları üretecek henüz bilmiyoruz. Bir yandan Halep’te Şam yönetimiyle çatışmalar olurken, diğer taraftan Türkiye’de sınır güvenliği gerekçesiyle ‘askerî müdahale’ ihtimali telaffuz edilmeye başlandı.
Milli Savunma Bakanlığı’ndan da “Terör örgütü sivil halkı ve güvenlik güçlerini hedef almıştır, Suriye yardım talep ederse biz de desteğimizi sağlayacağız” yönünde bir açıklama yapıldı.
Yani evet, Türkiye askerî müdahaleye hazırlığını telaffuz ediyor, üstelik bir başka ülkede. “Askerî müdahale” dediğimiz şey öyle basit, teknik bir terim değil. Bir bölgede yaşayan insanların hayatlarının altüst edilmesi; kurdukları düzenin yok edilmesi; yeni ölümler, acılar, kayıplar demek.
Savaş işte adı üstünde!
“Halkı korumak adına mecburi bir müdahale” denmek istenen bu operasyon, Suriye’de Alevilere ve Dürzilere yönelik saldırılarını sürdüren, soykırım demekten çekinmeyeceğimiz katliamlara başvuran HTŞ’ye karşı değil, SDG’ye karşı planlanıyor.
Burası hem önemli hem de bence geleceğe dair oluşması gereken gerçek endişelerin haklı bir nedeni.
Çünkü insanlık suçu işlemeye devam eden, farklı inanç ve etnik grupları öldürmekten çekinmeyen bir yapı HTŞ.
İşin bir diğer tuhaflığı da, bu ani ve çatışmaları başlatan adımlar, dünyaya “takım elbiseli, demokrat bir lider” diye pazarlanan Ahmet el-Şara ortada yokken atıldı. Önce suikast iddiaları yayıldı, Türkiye’de bir hastane fotoğrafı servis edildi, sonra sessizlik. Nerede olduğu bilinmiyor.
Belki de bu yeni ve fazlasıyla tartışmalı figürü daha fazla tartışmaya açmamak için bulunmuş bir formül, bilmiyorum.
Ama bildiğim bir şey var:
O da her koşulda doğruyu yazmak zorunda olduğumuz.
Bugün bu yazdıklarımız dezenformasyon gürültüsünde kaybolabilir. Ama tarih mutlaka not eder.
Suriye’de artık İsrail bayrakları dalgalanıyor. Türkiye’de ise “askerî müdahale” ihtimali giderek daha fazla telaffuz ediliyor.
Kürt bölgesine tahammülsüzlük bazı milliyetçi çevrelerde makul görülebilir. Ama bir halkın kaderine dışarıdan müdahale etmek, hiçbir gerekçeyle meşru değildir.
Açıkçası bir vatandaş, bir gazeteci, bir kadın, bir anne olarak sınırımda bir Kürt bölgesinin varlığı değil, sınır komşumun işgalci İsrail olması ve oranın cihatçılar tarafından yönettirilecek olması beni korkutuyor.
Bu durumun gelecekte canımızı yakacağına dair sinyaller çakıyor beynimde.
Bir beka sorunu aranıyorsa, geleceğe dönük bir hayat-memat meselesi yaşayacaksak, bu artık komşumuz da sayılan İsrail’den gelecektir. Buna dair en ufak bir şüpheniz olmasın…
Toparlamak gerekirse, ben Türkiye’nin olası müdahalesinin karşısındayım. Ülkemin bir başka ülkeye bu şekilde müdahale edebilmesini kabul etmiyorum.
Türkiye’de bazı kesimlerin dinmek bilmez Kürt takıntısının, cihatçılarla, kelle kesen canilerle, inançlarından dolayı işkenceyi makul görenlerle yakınlaşmaya varmasını korkutucu buluyorum.
Bu ülke bizim, bu dünya bizim. Son nefesimize kadar barışa, uzlaşmaya ve süreçlere sahip çıkmak hepimizin meselesi olmalı.
Topyekûn sormaktan geri durmayalım, Türkiye’nin Suriye’de işi ne? ''
Son güncellenme: 04:11:46



































































































































































































