Siyasal İslam, Sol ve Sömürgeci Zihin - 3

Şimdi de sol kampın içindeki Marksist, Kemalist ve Sosyalist sol gibi kavramları da barındıran ideolojik hat üzerinde durmak istiyorum. Özellikle “Kürdlük Bilincinin Tarihsel Süreç İçerisindeki Gelişim Seyri” başlıklı makalemde de vurguladığım gibi, Kürd ulusu önce, birinci halka olarak tanımladığım Türk resmi ideolojisinin kuşatması altına alınmıştır.

11 Nisan 2026 - 23:52
11 Nisan 2026 - 23:52
 0
Siyasal İslam, Sol ve Sömürgeci Zihin - 3

1968 Sonrası Marksist ve Kemalist Solla Tanışma ve Sokrates Önermesi-3

Şimdi de sol kampın içindeki Marksist, Kemalist ve Sosyalist sol gibi kavramları da barındıran ideolojik hat üzerinde durmak istiyorum. Özellikle “Kürdlük Bilincinin Tarihsel Süreç İçerisindeki Gelişim Seyri” başlıklı makalemde de vurguladığım gibi, Kürd ulusu önce, birinci halka olarak tanımladığım Türk resmi ideolojisinin kuşatması altına alınmıştır. Bu kuşatma yalnızca eğitim sistemiyle sınırlı değildir. Devletin tüm kurum ve kuruluşları, basın, yayın ve hatta sivil toplum alanı da bu sürece dahildir. Amaç, Kürdleri Türkleştirmektir. Bu çerçevede milyonlarca Kürd insanı uzun bir tarihsel süreç içinde idari ve cezai yaptırımlarla Türkleştirme politikalarına maruz bırakılmıştır.

1968’li yıllardan sonra dünyada gelişen sol gençlik hareketleri ve Marksist düşüncenin yaygınlaşmasıyla birlikte, bu ideolojik hat Türkiye’ye de taşındı. Türk solu üzerinden şekillenen bu yaklaşım, Kürd gençleri üzerinde de etkili oldu. Benim de içinde bulunduğum birçok Kürd genci, üniversitelerde kendisini ikinci çemberin içinde buldu.

Birinci çemberde, Kürd ulusu olarak derin bir asimilasyon süreci yaşadık. İkinci çemberde ise Kürd gençleri, Türk resmî ideolojisinin bir türevi olarak ortaya çıkan sol yapıların içinde konumlandı. Bu süreçte özellikle “ezilenler”, “ezilen milletler”, “sömürülenler”, “sınıf mücadelesi” ve “anti-emperyalizm” gibi kavramlar üzerinden bir mazlumiyet söylemi üretildi. Bu söylem, geniş bir etki yarattı. Milyonlarca Kürd genci kendisini ikinci bir tutsaklık çemberi içinde buldu. Bu süreçte binlerce genç; sokaklarda, dağlarda, farklı mücadele alanlarında ve işkencehanelerde hayatını kaybetti. Büyük bir insan kaybı yaşandı. Bir kuşak adeta heba edildi.

Daha sonra Kürd gençleri bu sol gruplardan ayrışmaya başladı. Kendi bağımsız örgütlerini kurdular. Bu örgütler, ‘Bağımsız Kürdistan’ fikriyle ortaya çıktı. Ancak bu süreçte üçüncü bir çember oluştu. Bu üçüncü çember, ilk bakışta bir kopuş ve özgürleşme alanı gibi görünüyordu. Fakat gerçekte tam bir özgürlük alanı değildi. Çünkü Türk resmî ideolojisinin ve onun türevleri olan Türk sol siyasal çizgilerinin etkisi burada da devam ediyordu. Marksist söylem aşılamadığı için, bu örgütler kendi ideolojik zeminleri içinde daha çok otoriter ve diktatoryal eğilimler taşıdı. Bu nedenle üçüncü çember, tam anlamıyla bir özgürleşme alanı olmadı. Daha çok kısmi bir arınma ve sınırlı bir dekolonizasyon süreci yaşandı.

Ancak bu durum, kolonyal sistemin dışına çıkıldığı anlamına gelmiyordu. Çünkü bu örgütlerin büyük çoğunluğu proletarya diktatörlüğünü, sosyalizmi ve Marksizm’i savunmaya devam etti. Her ne kadar önceliklerinin Kürdistan ulusal kurtuluş mücadelesi olduğu ifade edilse de, pratikte belirleyici öncelikleri sınıf mücadelesi ve sol-sosyalist söylem oldu. Nitekim sol-sosyalist söylemin tarihsel sonuçları, bu ideolojik hattın nasıl şekillendiğini açıkça göstermektedir. Bu söylem, bir çok olguda da görüldüğü üzere faşizme ve sömürgeciliğe teorik zemin hazırladı.

Bu çemberden kopan gençler, 1980’li yılların başında bu kez dördüncü bir ideolojik alanın içine çekilmiştir. Bu plan devletin derin labratuvarlarında planlanarak yaşama geçirilmiştir. Bu konuya ilişkin birçok Türk ve Kürd yazar ile siyasetçi farklı biçimlerde değerlendirmelerde bulunmuştur. Bu süreci anlamak için özellikle Antonio Gramsci’nin hegemonya teorisi ve Michel Foucault’nun iktidar ve rıza üretimi analizleri önemli bir çerçeve sunar. Gramsci, egemenliğin yalnızca zor yoluyla değil, rıza üreterek kurulduğunu vurgular. Foucault ise iktidarın, bireylerin düşünce ve davranışlarını şekillendiren yaygın ve içselleştirilmiş bir ağ olduğunu ortaya koyar. Bu teorik yaklaşımlar, söz konusu dönemde yaşanan dönüşümleri açıklamak açısından işlevseldir.

Bu bağlamda oluşan siyasal alan, PKK’nin belirleyici olduğu bir zemin haline gelmiştir. Kürd toplumu içinde en geniş mobilizasyonu sağlayan yapı olarak öne çıkan bu örgüt, özellikle gençlik ve kadınlar üzerinde güçlü bir ideolojik etki kurmuştur. Ancak bu süreçte yönelim değişmiştir. Bağımsızlık eksenli ulusal çizgi geri plana itilmiş; bunun yerine “Türkiyelileşme” olarak adlandırılan yeni bir ideolojik hat benimsenmiştir.

Bu dönüşümle birlikte bağımsız Kürdistan fikri sistematik biçimde tasfiye edilmiştir. Yerine, bağımsızlık karşıtı ve Kürdlerin devletleşmesine düşmanlık temelinde bir söylem geliştirilmiştir. Bağımsız örgütlenme anlayışı zayıflatılmış; sivil ve legal alanda özerk Kürd yapılanmaları geri plana itilmiştir. Bu boşluk, Türk solu ile eklemlenen yapılar tarafından doldurulmuştur. Kırk yıl önce bağımsız örgütlenen Kürdler, Öcalan’nın talimatıyla yeniden Türk sol gruplarıyla ortak örgütlemeye gitmişlerdir. HADEP ve DEM Parti bu bağlamda öne çıkan örneklerdendir. Ancak bu yapıların oluşumu ve işleyişi, kolonyal devlet ve Öcalan’nın belirlediği kadrolarla şekillenmektedir.

Bu süreçte yeni bir bağımlılık ve tutsaklık biçimi ortaya çıkmıştır. Önceki dönemlerde belirleyici olan dışsal baskı yerini içsel kuşatmaya bırakmıştır. Sömürgecilik, bu aşamada doğrudan dış müdahale yerine iç dinamikler üzerinden etkili olmuştur. “Truva atı” misali kolonyal tahakkümün Kürd toplumsal ve zihinsel alanını içeriden kuşatmıştır. Böylece kolonyalizasyon, merkezî bir ideolojik üretim alanı haline gelmiştir.

Bu çerçevede Kuzey Kürdistan’da Kürdlük bilinci, solculuk ve sosyalizm söylemleri içinde yok edilmeye çalışılmıştır. Kürd meselesi, ulusal bağımsızlık perspektifinden koparılarak entegrasyoncu bir çizgiye taşınmıştır. Bu çizgi, hem Türkiye hem de Suriye bağlamında, kolonyal devlet yapılarıyla “demokratik entegrasyon” adı altında Kürd ulusunun davasını sömürgecilere teslim etmiştir. Büyük bir ihanet demokratikleşme adı altında hayata geçirilmiştir. Son gelişmeler bunun somut delilidir.

Örneğin, Legal alandaki temsilciler, özellikle DEM Parti yöneticileri, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın ilk dört maddesine yönelik bir itirazlarının olmadığını ifade edebilmektedir. Bu durum, mevcut sömürgeci egemenlik yapının fiilen kabullenildiğini göstermektedir. Benzer yaklaşımın Rojava sahasında da farklı biçimlerde yeniden üretildiği gözlemlenmektedir.

Öcalan paradigmasında Kürdlere devlet, federasyon, özerklik ya da bir statü talebi kesinlikle yoktur, hatta Kürdlere kültürel haklar ve kolektif dil hakkı bile kabul edilmemektedir. Bu paradigma çerçevesinde geliştirilen model, özellikle Kuzey ve Batı Kürdistan sahasında geniş ölçüde uygulanmış ve somut siyasal pratikler aracılığıyla hayata geçirilmiştir.

Kürd milliyetciliği

Bu çemberlerin dışına çıkabilen ve kendisini bu ideolojik kuşatmalardan kurtarabilenler ise bugün özgür alanda yaşamaktadır. Bunlar esas olarak Kürd milliyetçileridir. Ancak Kürd milliyetçileri içinde de hâlâ Marksizmin ve İslami öğelerin etkisini taşıyan grupların bulunduğunu unutmamak gerekir. Eğer bu etkiler çözülmezse, Kürd ulusunun öncelikler sorunu da çözülemeyecektir. Öncelikleri netleşmemiş bir ulusun başarıya ulaşması da, zafer kazanması da mümkün değildir. Nitekim “Öncelikleri Olmayan Ulusların Geleceği Olmaz” başlıklı makalemde de bu meseleyi ayrıntılı biçimde ele almıştım

Platon’un, Sokrates'in Savunması adlı eserinde aktardığı üzere, Atina demokrasisi çoğunluğun yönetimi olarak görünse de, gerçekte sınırlı bir yurttaş kitlesine dayanıyordu. Yaklaşık 400.000 kişilik nüfusun 250.000’i köleydi ve hiçbir siyasal hakka sahip değildi. Geriye kalan yurttaşların da yalnızca küçük bir kısmı yönetime katılabiliyordu. Kadınların, kölelerin ve serflerin hiçbir siyasal hakkı yoktu. Bu durum, çoğunluk yönetimi olarak sunulan sistemin aslında sınırlı ve eksik bir demokrasi olduğunu göstermektedir.

Sokrates’in düşünceleri bu bağlamda kritik bir ayrım ortaya koyar. Sokrates, herkesin yönetime katılma hakkını bütünüyle reddetmez; ancak yönetimin bilgiye, erdeme, liyakata ve yetkinliğe dayanması gerektiğini savunur. Platon’un aktardığı şu ifadeler bu yaklaşımı açıkça yansıtır: “İnsanın hayatı dünyanın hayatından daha önemlidir; asıl bilgi dünyayı değil, insanı bilmektir… İnsan kendi hayatını yönetmelidir; iyi ile kötüyü, doğru ile eğriyi ayırt etmeyi öğrenmelidir.” Bu anlayış, bilginin ve ahlakın siyasetin merkezinde yer alması gerektiğini vurgular. Yine aynı çizgide, “ya devlet adamının filozof, ya da filozofun devlet adamı olması gerekir” düşüncesi, yönetimin ehil ve bilgili kişiler tarafından yürütülmesi gerektiğini ifade eder.

Buradan hareketle Sokrates’in yaklaşımı, basit bir çoğunluk yönetimini değil, epistemik bir hiyerarşiyi işaret eder. Yani yönetim, yalnızca sayısal çoğunluğa değil; bilgiye, erdeme ve liyakate dayanmalıdır. Çoğunluğun yönetime katılımı önemlidir, ancak yönetenlerin bu işi yapabilecek bilgi ve yetkinliğe sahip olması esastır.

Bu perspektiften bakıldığında, insanlık için gerçek bir çıkış yolu şu ilkelerde aranabilir: Epistemik hiyerarşinin egemen olduğu bir düzen; çok dinli, çok kültürlü ve çok inançlı bir toplumsal yapıyı esas alan bir sistem; çoğulcu ve katılımcı bir siyasal düzen; kadın ve çocuk haklarının güvence altına alındığı, zayıfların ve azınların hukuki güvenceye alındığı, kadın-erkek eşitliğinin sorun olmaktan çıktığı bir toplumsal yapı; sosyal adaletin sağlandığı, emeğe göre hakkın verildiği bir ekonomik düzen; hukukun, adaletin ve vicdanın esas alındığı bir yönetim anlayışı.

Böyle bir sistemde, çoğunluk ile bilgi, katılım ile liyakat, özgürlük ile adalet birbirini dışlayan değil, tamamlayan unsurlar haline gelir. Sokrates’in işaret ettiği gibi, insanı ve ahlakı merkeze alan, bilgiyi rehber edinen bir siyasal düzen, yalnızca yönetim biçimi değil; aynı zamanda insanlığın daha iyi bir yaşam kurma imkânı olarak düşünülebilir.

MÖ 476 yılında yargılanan ve duruşuyla bir efsaneye dönüşen Sokrates’in savunduğu düşünceler, aradan geçen yüzyıllara rağmen bugün hâlâ insanlığa ışık tutmaktadır. Onun bilgiye, erdeme ve adalete dayanan yaklaşımı; yönetimin yalnızca çoğunluğa değil, aynı zamanda liyakat ve bilgelik temelinde şekillenmesi gerektiğini ortaya koyar. Bu yönüyle Sokrates, hakikati savunmanın, eleştirel düşünmenin ve insanı merkeze alan bir düzen arayışının simgesi olarak güncelliğini korumaktadır. Nitekim 16. yüzyıldan sonra ortaya çıkan ideolojik akımların, gerek sol-sosyalist gerekse inanç temelli siyasal ideolojilerin, insanlığa kalıcı bir çözüm sunamadığı; insanlığı gerçek anlamda mutluluğa ve refaha ulaştıramadığı tarihsel deneyimlerle görülmektedir. Bu nedenle bugün de insanlığın ihtiyaç duyduğu şey, Sokrates’in işaret ettiği gibi, bilgiyle temellenmiş, hukuk ve sosyal adaletle şekillenmiş, vicdanla yön bulan, epistemik bir hiyerarşiyi esas alan bir siyasal ve toplumsal düzendir.

 


Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Nerina Azad'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.
Bu yazı toplam 212 kişi tarafından görüldü.
Son güncellenme: 00:52:25