Türkiye Cumhuriyeti’nin Kuruluş Paradigması

''Türk devlet aklı bugün hâlâ Kürdleri anayasal kurucu öge olarak değil, “terbiye edilmesi gereken nüfus” olarak görüyor. Sorunun özü de burada yatıyor.''

16 Mayıs 2026 - 09:47
16 Mayıs 2026 - 09:47
 0
Türkiye Cumhuriyeti’nin Kuruluş Paradigması

Türkiye’de Kürd meselesi yalnızca bir demokrasi, hukuk ya da insan hakları sorunu değildir. Meselenin özü, inkâr edilmiş bir millet ile onu yüz yıldır zorla yöneten sömürgeci devlet aklı arasındaki egemenlik çatışmasıdır. Ankara’nın en büyük başarısı da tam burada ortaya çıkıyor: Kürd sorununu bir sömürge meselesi olmaktan çıkarıp “terör”, “güvenlik”, “kalkınma”, “kardeşlik” ve “birlik” söylemleri altında görünmez hale getirmek. Çünkü bir devlet, bir halkın dilini yasaklıyorsa, kimliğini inkâr ediyorsa, coğrafyasını askerî rejimlerle yönetiyorsa, seçilmiş temsilcilerini sürekli tasfiye ediyorsa ve o halkın ulusal statü talebini kriminalize ediyorsa, burada klasik anlamda bir sömürge ilişkisi vardır. Üstelik bu sömürgecilik yalnızca ekonomik değil; siyasal, kültürel, demografik ve psikolojiktir.

Türk devlet aklı bugün hâlâ Kürdleri anayasal kurucu öge olarak değil, “terbiye edilmesi gereken nüfus” olarak görüyor. Sorunun özü de burada yatıyor. Çünkü Ankara Kürdleri eşit bir millet olarak kabul etmiyor; yönetilecek, denetlenecek ve gerektiğinde bastırılacak bir halk olarak görüyor. Bu nedenle yüz yıldır bütün politikalar aynı eksende dönüyor: inkâr, bastırma, asimilasyon ve denetim.

Devletin bugün kullandığı “Terörsüz Türkiye” söylemi de tam bu yüzden son derece problemli, onur kırıcı ve bilinçli bir ideolojik çerçevedir.Çünkü bu ifade ilk bakışta masum görünse de, gerçekte Kürd meselesini siyasal bir sorun olmaktan çıkarıp tamamen güvenlik kategorisine indirgemektedir. Yani devlet şunu söylüyor: “Ortada çözülmesi gereken tarihsel-siyasal bir mesele yok; yalnızca ortadan kaldırılması gereken bir tehdit var.”

Oysa burada temel soru şudur: Eğer mesele sadece “terör” ise, neden milyonlarca Kürdün dili yasak? Neden “Kürd” kelimesi bile resmî ideoloji açısından tehdit sayıldı? Neden seçilmiş belediyelere kayyum atanıyor? Neden Kürd siyasetçileri sürekli tutuklanıyor? Neden anadilde eğitim hâlâ yok? Neden Kürdlerin kolektif statüsü konuşulamıyor-kabul edilmiyor? Çünkü mesele hiçbir zaman yalnızca silahlı çatışma olmadı. Mesele, Türk devletinin Kürdlerin ulusal varlığını tanımak istememesidir.

İktidarın hazırladığı sözde “çözüm süreci” taslakları da bu gerçeği açığa çıkarıyor. Taslağın merkezinde demokratikleşme değil, “PKK’nin tasfiyesi”, “silah bırakmanın denetlenmesi”, “toplumsal uyumun gözetilmesi” gibi ifadeler var. Kurulması planlanan yapının merkezine MİT, İçişleri ve güvenlik bürokrasisi yerleştiriliyor. Bu bile tek başına devletin meseleye nasıl baktığını gösteriyor. Çünkü sömürgeci akıl hiçbir zaman “eşit müzakere” istemez; teslimiyet ister. Devletin mantık çelişkisi burada tamamen açığa çıkıyor: Bir yandan “kardeşlik” diyor, öte yandan kardeş kabul ettiği halkın dilini anayasal güvenceye almıyor. “Birlik” diyor ama birlik dediği şey, Türk kimliği altında eritilmekten ibaret oluyor. “Barış” diyor ama barışın en temel şartı olan siyasal eşitliği reddediyor. “Demokrasi” diyor ama Kürdlerin seçtiği belediye başkanlarını görevden alıyor. Kürdçe tabelaları yasaklıyor. Bu durumda devletin kullandığı kavramlar hakikati açıklamak için değil, onu gizlemek için kullanılan ideolojik araçlara dönüşüyor.

Öcalan meselesinde de benzer bir durum var. Devlet yıllarca “mutlak düşman” ilan ettiği Öcalan'ı, bugün kendi stratejik hedefleri doğrultusunda devreye sokuyor. Bu durum birçok Kürd açısından, Öcalan’ın bağımsız bir siyasal özne olmaktan çıkarılıp devletin kontrollü bir aracına dönüştürüldüğü eleştirisini güçlendiriyor. Çünkü ortada karşılıklı demokratik müzakere değil, tek taraflı yönlendirme var.  Ankara’nın istediği şey Kürdlerin özgürleşmesi değil; kontrol altına alınmış, silahsızlandırılmış ve statüsüz bırakılmış bir Kürd toplumu yaratmak. Bu nedenle söz konusu “süreçte” sürekli “silah bırakma” konuşuluyor ama Kürdlerin hangi demokratik-ulusal hakları elde edeceği konuşulmuyor.

İşte asıl kritik nokta budur. Tarihsel açıdan bakıldığında ise Kürdlerin yaşadığı durumun dünyadaki birçok klasik sömürge örneğinden daha ağır olduğu yönünde ciddi bir argüman vardır. Çünkü birçok Avrupa sömürgecisi bile sömürgelerinde yerel dili yok sayma veya kimliği inkâr etme düzeyine gitmedi. Türkiye’de ise uzun yıllar boyunca “Kürd yoktur”, “Kürdçe yoktur” çizgisinde resmî devlet politikası yürütüldü. Yani mesele yalnızca yönetmek değil; bir halkın tarihsel varlığını inkâr ederek yeniden tanımlamaktı. Bugün yaklaşık otuz milyona yaklaşan Kuzey Kürdistan nüfusuna rağmen hâlâ kolektif siyasal statünün tartışılamaması, kabul görmemesi Cumhuriyet’in kuruluş paradigmasının değişmediğini gösteriyor.

1920’lerde Kürdistan’ın statüsü uluslararası düzeyde tartışılırken, yüz yıl sonra hâlâ Kürdlerin en temel ulusal-egemenlik haklarının tabu olması, sorunun ne kadar derin olduğunu ortaya koyuyor. Sonuç olarak Türkiye’deki temel kriz yalnızca demokrasi eksikliği değildir. Daha derindeki kriz, Türk devletinin Kürdleri hâlâ eşit kurucu millet-halk olarak değil; kontrol edilmesi gereken sömürge bir nüfus olarak görmesidir. Bu zihniyet değişmeden “çözüm”, “barış”, “kardeşlik” gibi söylemler yalnızca zaman kazanma ve uluslararası meşruiyet üretme araçları olarak kalacaktır.            

  [email protected]

 

 


Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Nerina Azad'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.
Bu yazı toplam 212 kişi tarafından görüldü.
Son güncellenme: 10:48:23