İsmail Beşikci Üzerine Yapılan Eleştiriler Üzerine

Böylesine güçlü bir düşünsel miras karşısında eleştiri elbette mümkündür ve gereklidir. Ancak bu eleştirinin, bilimsel yöntem ve etik sorumluluk çerçevesinde yapılması esastır. Herhangi bir ciddi akademik katkı sunmadan yalnızca yargı dağıtmak ya da yüzeysel değerlendirmelerde bulunmak, entelektüel üretim açısından yetersiz ve sorunlu bir tutumdur. G

16 Nisan 2026 - 21:40
16 Nisan 2026 - 21:40
 0
İsmail Beşikci Üzerine Yapılan Eleştiriler Üzerine

İsmail Beşikci’yi eleştirirken tarihsel bağlam göz ardı edilmemelidir. 1970’li, 80’li ve 90’lı yıllarda Kürd aydınları ve siyasetçilerin önemli bir kesimi, kendi konumlarını ve bağlı oldukları örgütlerin ideolojik düzeyini yeterince sorgulamamıştır. Bu durum ortadayken, yalnızca “Beşikci bunu neden görmedi?” demek bilimsel ve etik bir yaklaşım değildir. 

Asıl sorumluluk, Kürd meselesinde doğrudan özne olan kesimlere aittir. Yani Kürd aydınlarına, Kürd siyasal yapılarının kendisine aittir. Eğer bu çevreler o dönemde PKK’nin nasıl doğduğunu ve kimler tarafında planlandığını, kurulduğunu, ideolojik ve siyasal çizgisini yeterince analiz etmiş olsalardı bugün Kürd ulusu bu hazin sonu yaşamayacaktı. Bu nedenle asıl eleştiri konusunun muhatabı Kürd aydın ve siyasi çevreleridir.

Aynı şekilde, PKK’nin nasıl ve hangi koşullarda kurulduğunu doğru biçimde tespit edememiş olmak da önemli bir eksikliktir. Bu eksiklikle yüzleşmeden yapılan eleştiriler yüzeysel kalır.

Bugün Kuzey Kürdistan’da PKK’nin kuruluşu, ideolojisi ve siyasal çizgisi üzerine çok sayıda yazı kaleme alınmıştır. Ancak bu metinlerin büyük bölümü yüzeyseldir. Derinlikli ve sistematik analizler oldukça sınırlıdır. Doğu Kürdistanlı akademisyenler Kemal Süleymani ve Behruz Sücaci’nin çalışmaları bu tablo içinde istisna oluşturmaktadır. Bunun dışında Kuzey Kürdistan’da da bazı aydınların eleştirileri olsa da yeterli derinlikte değildir.

Bu nedenle yapılması gereken açıktır. Önce eksikliği kendimizde görmek gerekir. Önce özeleştiriyi kendimiz yapmalıyız. Ardından başkalarına yönelik eleştiriler anlam kazanır. İsmail Beşikci’ye yönelik eleştiriler de ancak bu zeminde bilimsel bir nitelik kazanabilir.

İsmail Beşikci, her şeyden önce bir bilim insanıdır; bir sosyolog olarak değerlendirilmesi gereken tarihsel ve entelektüel bir kişiliktir. Kürd ve Kürdistan meselesine yaklaşımı, özellikle de sömürgecilik bağlamında geliştirdiği analizler, resmî ideolojiyi yani Kemalizm eleştirisi ve bu uğurda ödediği bedeller, onu duruşu açısından istisnai bir akademik figür haline getirmektedir.

Hiçbir bilim insanı mutlak doğruyu temsil etmez. İsmail Beşikci de buna dahildir. O da bazı dönemlerde hatalı değerlendirmeler yapmış olabilir. Önemli olan, bu hatalarla yüzleşebilmesidir. Beşikci’nin yaptığı da tam olarak budur. Geçmişine dair açık bir özeleştiri vermesi, akademik etik açısından bir zayıflık değil; aksine güçlü bir erdemdir.

İsmail Beşikci’nin PKK’yi ve Abdullah Öcalan’ı eleştirmediği yönündeki yaygın kanaat doğru değildir. Aksine İsmail Beşikci, Öcalan yakalandığının hemen akbinde Öcalan için duruşu çürük bir lider dedi. Beşikci, hem öz eleştiri yazısından önceki dönemde hem de sonrasında, PKK ve Öcalan’a yönelik çok sayıda eleştirel değerlendirme yapmıştır. Özellikle “Türkiyelileşme” perspektifi bağlamında geliştirdiği eleştiriler, makalelerinde ve çeşitli röportajlarında açık biçimde yer almaktadır.

Beşikci’nin bu eleştirileri, yalnızca 2022 yılında yayımladığı öz eleştiri metniyle sınırlı değildir. Söz konusu öz eleştiri, Ekim 2022 tarihinde yazılmış olsa da bu metinde dile getirilen değerlendirmelerin izleri, daha önceki kitaplarında ve yazılarında da mevcuttur. Dolayısıyla bu eleştirileri yalnızca “yeni” bir tutum değişikliği olarak sunmak, Beşikci’nin düşünsel sürekliliğini göz ardı etmek anlamına gelir.

Öte yandan, 2022 sonrasında da Beşikci’nin eleştirel yaklaşımı devam etti. Güncel makalelerinde, PKK’nin politik hattına, Öcalan’ın düşünsel çerçevesine ve genel olarak bu çizginin ideolojik yönelimlerine yönelik eleştirilerini sürdürdüğü açıkça görülmektedir.

Ayrıca, Aralık 2023’te yayımlanan Çağımızın Sokrates'i İsmail Beşikci adlı çalışmamda da söz konusu öz eleştiri metni yer almakta ve bu tartışmalar daha geniş bir bağlam içinde ele alınmaktadır. Buna rağmen, ilgili kitap ve makalelerin yeterince okunmaması ve incelenmemesi nedeniyle, söz konusu öz eleştirinin yeni bir gelişme olarak algılandığı anlaşılmaktadır.

İsmail Beşikci’nin PKK ve Öcalan’a yönelik eleştirileri ne yeni ne de ani bir kopuşun ürünüdür. Bu eleştiriler, uzun bir düşünsel sürecin parçası olarak, farklı dönemlerde süreklilik içinde ortaya konmuştur. Bu nedenle, söz konusu öz eleştiriyi tarihsel bağlamından kopararak “yeni” bir tutum olarak değerlendirmek isabetli değildir.

Toplumsal ve siyasal süreçler karmaşıktır. Bu nedenle birçok insan gibi aydınlar da zaman zaman yanlış değerlendirmelerde bulunabilir. Nitekim 1990’lı yıllarda Kürd aydın çevrelerinin büyük bir bölümü, PKK’yi anti-sömürgeci bir hareket olarak görüyordu. Bu, o dönemde oldukça yaygın bir kanaatti.

O yıllarda PKK’yi eleştirenlerin de elinde güçlü ve sistematik bilimsel veriler yoktu. Yapılan eleştiriler çoğunlukla subjektifti. Bilimsel yöntemle geliştirilmiş, derinlikli analizler değildi. Özellikle örgütün temel metinleri ciddi biçimde incelenmedi. PKK manifestosu üzerine kapsamlı bir çözümleme yapan ne bir örgüt ne de bir aydın vardı.

Bugün geriye dönüp bakıldığında, bu metinlerin yeterince incelenmediği açıkça görülmektedir. PKK manifestosu dikkatle okunduğunda, Kürdistan ulusal kurtuluş mücadelesi açısından ciddi sorunlar barındırdığı anlaşılmaktadır. Hatta bu metnin, Kürdistan ulusal mücadelesinin temeline yerleştirilmiş siyasi ve ideolojik bir bomba olduğu söylenebilir.

Örneğin manifestoda, sömürge bir ulusta küçük burjuvazi devrimin düşmanı olarak tanımlanıyor. Aynı şekilde Kürdçeyi savunmak “gericilik” olarak değerlendiriliyor. Bu tespitler son derece kritik ve hayati öneme sahiptir. Ancak o dönemde ne yazık ki bu görüşler yeterince fark edilemedi. Eleştirilmedi. Üzerine gidilmedi.

Bu durum bireysel bir eksiklikten çok, dönemin genel düşünsel atmosferiyle ilgilidir. Bugün yapılması gereken ise açıktır. Bu metinleri yeniden okumak gerekir. Daha dikkatli, daha eleştirel ve daha bilimsel bir yöntemle incelemek gerekir. Ancak bu şekilde geçmişte yapılan hatalar anlaşılabilir ve daha sağlam bir düşünsel zemin kurulabilir.

İsmail Beşikci, Abdullah Öcalan’ın yakalanmasından sonraki tavrı nettir. Bu tarihten itibaren düşünsel yaklaşımında belirgin bir değişim ortaya çıktı. PKK ve Öcalan’a yönelik eleştirilerini açık ve doğrudan dile getirdi.

İsmail Beşikci, 1999 sonrasında Öcalan’ın düşünsel çizgisinde gözlemlediği dönüşümleri görmezden gelmemiştir.

Birçok tehdit ve şantaja rağmen yazılarında ve konuşmalarında bu eleştirileri istikrarlı biçimde sürdürmüştür. Eleştirileri yalnızca örgütle sınırlı kalmamıştır. Liderlik düzeyine de yönelmiştir. Aynı zamanda örgütsel yapıyı da kapsamıştır.

Bu yönüyle İsmail Beşikci, eleştirel düşünceyi süreklilik içinde koruyan bir aydın profili çizmektedir. PKK ve Yalçın Küçük ile ilgili eleştirileri mevcuttur; ancak bu eleştirilerin yoğun ve sürekli bir hatta dönüşmemesi, bir eksiklik ya da hata olarak değerlendirilebilir. Nasıl ki resmî ideolojiye yönelik kesintisiz ve derinlikli bir eleştirel hat geliştirmişse, benzer bir tutumun PKK ve Yalçın Küçük’e karşı da sürdürülmesi beklenirdi.

Buna rağmen tamamen sessiz kalmamış, gördüğü sorunları dile getirmiştir. Bu durum, onun entelektüel duruşunun en belirgin özelliklerinden biri olarak, eleştirel bağımsızlığını koruma çabasını açık biçimde ortaya koymaktadır.

İsmail Beşikci’nin Kürd meselesine yönelişini anlamak için iki temel noktaya bakmak gerekir.

Birincisi, 1960’lı yılların Türkiye’sinde Kürdler Türk eğitim programlarında, Türk resmî tarihinde ve meşru siyasal dilde yok sayılmaktadır. İkincisi ise bu yok saymanın pasif değil, aktif bir inkâr politikasıyla yürütülmesidir. Kürdler görünmez kılınırken, aynı anda “aslında Türk oldukları” ve “Kürdçe diye bir dilin olmadığı” iddiaları sürekli üretilir.

Beşikci’nin vurguladığı nokta nettir: Kürdler Türk eğitim müfredatında yoktur, ama inkâr mekanizması içinde sürekli konuşulmaktadır. Basın, akademi ve yargı bu söylemi yeniden üretir. Mahkemeler, Kürdlerden ve Kürdçeden söz edenleri cezalandırarak bu inkârı güçlendirir. Beşikci bu süreci açık biçimde teşhir eder. Resmî ideolojinin tezlerine karşı çıkar. Bu tezleri bilimsel yöntemle analiz eder, eleştirir ve çürütür.

İsmail Beşikci’nin Kürd meselesine yönelimi tesadüf değildir. 1961’de Tahsil İçi Staj Programı ile Kürdistan illerini seçmesi bilinçlidir. Elazığ’a gitmesi bilinçli bir tercihtir. Askerlikte becayiş yaparak Bitlis’e gitmek istemesi de aynı yönelimi gösterir. Daha sonra akademik hayatında Atatürk Üniversitesi’ni seçmesi bu çizgiyi tamamlar.

Bu tercihler geçici bir merakla açıklanamaz. Hepsi bilinçli bir yönelimin sonucudur. Burada belirleyici olan dış etki değildir. Herhangi bir örgütsel yönlendirme yoktur. Esas olan etik sorumluluk, bilimsel merak ve hakikate yönelme iradesidir. Bu nedenle Beşikci’nin konumu nettir. O, herhangi bir siyasal hareketin uzantısı değildir. Kendi aklı ve vicdanıyla hareket eden bağımsız bir aydındır. Bu bağımsızlık, İsmail Beşikci’nin düşünsel çizgisinin en temel özelliğidir.

İsmail Beşikci, farklı dönemlerde Kürdlerin ve Kürdistan’ın varlığını savunur. Kürdistan’ın bölünmüşlüğünü açık biçimde ortaya koyar. Kürdlerin kendi kaderini tayin hakkını sürekli vurgular. Bu görüşlerini dönemsel güç ilişkilerine göre değiştirmez. 1960’lardan günümüze kadar temel tezlerinde bir kırılma yoktur. Ona göre Kürd vardır, Kürdistan vardır. Bu coğrafya sömürgeci paylaşımın konusudur. Kürdlerin devlet hakkı tarihsel olarak gasp edilmiştir.

Bu süreklilik tesadüf değildir. Beşikci hiçbir örgüte, partiye ya da lidere bağlı değildir. Düşüncelerini bağımsız üretir. Beşikci’yi Beşikci yapan ise tam tersine, hiçbir siyasal yapıya sadakat borcu taşımadan hakikatin yanında durabilmesidir.

İsmail Beşikci’yi sonradan ortaya çıkan bir siyasal hareketin etkisiyle açıklamak doğru değildir. Bu tür yaklaşımlar, onun düşünsel gelişimini basitleştirir ve tarihsel gerçekliği göz ardı eder. Çünkü Beşikci’nin Kürd meselesine yönelişi 1961’e kadar uzanır. Bu dönem, birçok Kürd siyasal yapının henüz oluşmadığı bir dönemdir. Bugün onu eleştirenlerin bir kesimi henüz dünyada değildir bir kesimi de daha çocuk yaştadırlar. Dolayısıyla onun düşünsel varlığını başka bir aktörün “sayesinde” açıklamak hem kronolojik açıdan hem de entelektüel özerklik ilkesi bakımından tutarsızdır.

Beşikci’nin önemi yalnızca Kürdler ve Kürdistan hakkında çalışması değildir. Asıl önemli olan, bunu bağımsız bir biçimde ve bilimsel bir temelde yapmış olmasıdır. Devletin inkâr düzenine karşı açık bir tutum alırken, herhangi bir örgütsel bağlılığa girmemiştir. Düşünsel bağımsızlığını korumuş ve analizlerini kendi aklı ve vicdanıyla üretmiştir.

Onun entelektüel ve aydın niteliği de tam bu noktada ortaya çıkar. Hiçbir merkezden talimat almadan, hiçbir siyasal yapıya angaje olmadan, gerektiğinde bedel ödemeyi göze alarak hakikati savunmuştur. Eğer bu bağımsızlık olmasaydı, bugün Beşikci’den özgün ve bağımsız bir bilim insanı olarak söz etmek mümkün olmazdı. Bu nedenle onun düşünsel mirası, sadece ortaya koyduğu tezlerle değil, aynı zamanda temsil ettiği bağımsız entelektüel duruşla birlikte değerlendirilmelidir.

İsmail Beşikci 1960’lı yıllarda Kürdoloji çalışmalarına yöneldi ve 1970’e kadar yoğun alan araştırmaları yaptı. Bu dönemde Kemalizm’in etkisi kısmen sürse de, Kürd meselesine kararlı bir biçimde odaklandı.

1971’de sıkıyönetim askeri mahkemesi süreci onun için bir kırılma noktası oldu. Bu süreçte resmî ideolojiyi açık biçimde kavradı ve Kemalizm’den köklü bir kopuş yaşadı. Aynı yıllarda bilimsel eserlerini sistemli biçimde yazmaya başladı. Cezaevi sürecinde Kürdistan’ın bölünmüşlüğünü ve “devletler arası sömürge” niteliğini teorik olarak ortaya koydu. Kürd toplumunun sosyolojik, etnografik ve ekonomik yapısını analiz etti; sömürgeciliğin yapısını çözümledi.

1970’lerde cezaevinde “Ocak Komünü” içinde yer aldı, sonra Komal ve Rızgâri çevresiyle birlikte hareket etti. Buna rağmen her zaman bağımsız bir duruş sergiledi ve hiçbir yapıya angaje olmadı.

1984’te PKK’nin silahlı mücadelesini ant-sömürgeci olarak değerlendirdi. Bu süreçte örgüte ilişkin bazı hatalı ve abartılı analizler yaptı. Ancak bu durum onun temel düşünsel hattını değiştirmedi. Kürdistan’ın bağımsızlığı ve devlet hakkı tezini savunmayı sürdürdü ve bu konuda kendi hatalarına dair özeleştiri yaptı.

2000’li yıllarda da aynı çizgiyi korudu. Abdullah Öcalan’ın yakalanmasından sonra eleştirel bir tavır aldı ve PKK’ye yönelik eleştirilerini artırdı. Buna rağmen Kürdistan’ın bağımsızlığı ve ulusların kendi kaderini tayin hakkına ilişkin görüşleri değişmedi. Bu dönemde Kürdistan Demokrat Partisi ile bağımsızlık meselesinde paralel bir çizgide durdu ve referandum sürecini destekledi.

Genel olarak Beşikci, 1971’den günümüze kadar düşüncelerini geliştirmiş ve derinleştirmiştir. PKK ve Öcalan’a dair belirli bir dönemde hatalı değerlendirmeleri olsa da, temel hattı değişmemiştir. Beşikci bütün düşünsel hayatı boyunca bilimsel yönteme bağlı kalmıştır. Analizlerini gözlem, veri ve kavramsal çerçeveye dayandırmıştır. Bu nedenle ona yöneltilen “Kemalist”, “Komalcı”, “PKK’li” ya da “KDP’li” gibi nitelemeler subjektiftir ve gerçeği yansıtmaz. Onun düşünsel üretimi hiçbir siyasal merkeze bağlı değildir.

Ayrıca Beşikci’nin bir siyaset adamı gibi davrandığı iddiası da doğru değildir. O hiçbir dönemde bir siyasi partide yer almamıştır. Her zaman bir bilim insanı olarak kalmış, tespitlerini ve eserlerini bilimsel metodolojiyle üretmiştir. Siyasal tartışmalardaki yeri de bu bilimsel üretimin sonucudur.

Toparlarsak, Beşikci’nin konumu nettir. O, bağımsız bir bilim insanıdır. Düşünsel hattı bilimsel yöntem üzerine kuruludur ve bu hat süreklilik göstermektedir.

Öte yandan Beşikci’nin asıl özgün katkısı, Kürd meselesini “sömürgecilik” çerçevesinde ele alarak hem sömürgeleştirilenin hem de sömürgecinin yapısal analizini bir başka deyimle portresini ortaya koymasıdır. Bu bağlamda, onun çalışmaları adeta bir “toplumsal röntgen” işlevi görmektedir.

İsmail Beşikci;

Doğu Mitinglerinin Analizi, İstanbul: İsmail Beşikci Vakfı Yayınları, 2014;

Doğu Anadolu’da Göçebe Kürt Aşiretlerinde Toplumsal Değişim, İstanbul: İsmail Beşikci Vakfı Yayınları;

Doğu’da Değişim ve Yapısal Sorunlar (Göçebe Alikan Aşireti), ; İstanbul: İsmail Beşikci Vakfı Yayınları,

Doğu Anadolu’nun Düzeni: Sosyo-Ekonomik ve Etnik Temeller, İstanbul: İsmail Beşikci Vakfı Yayınları,

Devletlerarası Sömürge Kürdistan (1990), İstanbul: Yurt Yayınları gibi eserlerinde sömürgeleştirilmiş ulusun yapısal çözümlemesini yaparken;

İsmail Beşikci;

Türk Tarih Tezi “Güneş Dil Teorisi” ve Kürd sorunu (1991), İstanbul: Yurt Yayınları,

Tunceli Kanunu (1935) ve Dersim Jenosidi (1990), İstanbul: Yurt Yayınları, Muğlalı Olayı (1991), İstanbul: Yurt Yayınları,

Kürdlerin Mecburi İskanı,2013, İsmail Beşikci Vakfı Yayınları, İstanbul

 ve devlet- demokrasi, resmî ideoloji konusunu içeren birçok kitap ve makalesinde ise doğrudan sömürgeci devlet yapısının ideolojik ve kurumsal mekanizmalarını incelemiştir.

Ayrıca Alikan Aşireti üzerine yaptığı doktora çalışması, Doğu Anadol’unun Düzeni ve Doğu Mitingleri kitapları yerel toplumsal yapıların dönüşümünü anlamak açısından önemli bir saha araştırması niteliği taşımaktadır.

Bu kapsamda Beşikci’nin eserleri, yalnızca belirli bir dönemin tanıklığı değil; aynı zamanda Kürd meselesinin sosyolojik, tarihsel ve siyasal boyutlarını anlamak için temel referans kaynaklar arasında yer almaktadır. Ancak dikkat çekici bir eksiklik olarak, bu kapsamlı külliyat üzerine İbrahim Gürbüz, Çağımızın Sokratesi İsmail Beşikci, İstanbul: İsmail Beşikci Vakfı Yayınları, 2023 isimli eser ve Paris’te doktora öğrencisi Elif Gün’ün İsmail Beşikci üzerine yazdığı doktora tezini dışında tutarsak derinlemesine akademik çalışmaların özellikle doktora düzeyinde analizlerin yeterince üretilmemiş olmasıdır. Bu durum hem akademik alan hem de entelektüel sorumluluk açısından önemli bir eksikliğe işaret etmektedir.

Sonuç olarak, böylesine güçlü bir düşünsel miras karşısında eleştiri elbette mümkündür ve gereklidir. Ancak bu eleştirinin, bilimsel yöntem ve etik sorumluluk çerçevesinde yapılması esastır. Herhangi bir ciddi akademik katkı sunmadan yalnızca yargı dağıtmak ya da yüzeysel değerlendirmelerde bulunmak, entelektüel üretim açısından yetersiz ve sorunlu bir tutumdur. Gerçek sorumluluk, Beşikci’nin bize bıraktığı külliyatı, açtığı tartışma alanlarıyla oluşturduğu fikriyatı, sosyolojiyi ve literatürü derinleştirmek, geliştirmek ve yeni kuşaklara aktarabilecek nitelikli çalışmalar üretmektir.

 


Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Nerina Azad'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.
Bu yazı toplam 327 kişi tarafından görüldü.
Son güncellenme: 22:41:19