PKK'nın Apoculuğa Dönüşmesi ve ABD Tarafından Apoculuğun Tasfiye Kararı Alınması!
Belki PKK, devlet korkusunu ortadan kaldırdı ama onun yerine kendi korkusunu koydu. Oysa Kürtlerin en fazla korkusuzca yaşamaya ve özgürce karar vermeye ihtiyaçları vardır.

Bursa’da yayınlanan 23 Şubat 1998 tarihli Olay gazetesine, “Vefasız Türkler Ve Kürtlerin Göz Yaşları” başlığıyla bir röportaj verip PKK’nın çıkışını ve beklentilerin çok üstünde her kesimden taban bulmasını şöyle tarif etmiştim:
“Ben (aristokrat bir aileden gelip genel olarak halk tarafından saygı görüp baskıya maruz kalmamama rağmen, fakat halkın etkisiyle) küçüklüğümden beri, bir polisin ya da askerin düğmesini koparmanın suçu idamdır korkutmalarıyla büyüdüm. PKK ise değil düğme koparmak, askerleri ve polisleri öldürdü. Bu bizlerin korku dolu bilinçlerini alt üst etti. (adeta; mazlum Kürt milleti sualsiz ve sorgusuz PKK’nin kucağına oturdu.)
Çok açık söylüyorum, ben PKK’lı değilim ve bu öldürmeleri de hiçbir zaman onaylamadım. Ama olup bitenler karşısında, demek ki polis de asker de öldürülebilirmiş diye düşündüm. İçinde biriken öfkeyi bilince dönüştüremeyen kimi Kürtler PKK’yı intikamlarını alan bir güç olarak gördüler. PKK’nın can kırımlarından ötürü belki birilerinin yüreği soğuyor ama - bana göre – PKK’nın yaptıkları Kürt halkına yarar sağlamıyor. Örgüt sadece bana zarar verene zarar veriyor çünkü. Benim kaybettiklerimi bana geri vermiyor ki.
Belki PKK, devlet korkusunu ortadan kaldırdı ama onun yerine kendi korkusunu koydu. Oysa Kürtlerin en fazla korkusuzca yaşamaya ve özgürce karar vermeye ihtiyaçları vardır.” deyip, o tarihte Kürtçü, Kürt milletinden yana ve Kürt milletinin haklarını savunan PKK başkaldırısından Apoculuğa dönüşen bir PKK tespitini yapmıştım.

Kürt toplumunun şimdiki siyasi, sosyolojik ve toplumsal perspektifinden PKK’ye bakacak olursak;
Herkesin anlayabileceği şekilde PKK’yi tarif edecek olursak;
PKK iki kesimdir:
Birincisi; Kürtleri yok sayan, Kürtlerin yokluğu üzerinde Türkleri var etmeye çalışan baskıcı Kemalist bir düzenden kurtarıp özgür bir Kürdistan kurmayı vaat eden bir PKK, yani kendisini Kürt milletine feda eden, gizli bir ideolojik ajandası olmayan ve bu uğurda destan yazan bir PKK, ki bu kesim PKK olarak bilinen Kürt siyasi yapılanmasının yüzde doksan dokuzunu oluşturmaktadır.
İkincisi ise; Apocu kesimden oluşur. Bunlar Kürt ve Kürtlük davasından ziyade ideolojik davranıp Kürtlük davasını ve Kürt milletinin ezilmişlik duygularını kullanarak Kemalizm’in Kürt versiyonunu Kürt milletine yaşatmak, Kürt milletinin milli, toplumsal yaşantı ve inancını kökten yıkmayı amaçlamaktadır. Yani Kemalistlerin yüz yılda yapamadığını Öcalan’ın eliyle ve Kürtlüğü kullanarak yaptılar.
Kemalist Türk devletinin kurulması ile beraber, Kürt toplumunun sosyolojik yapısı bu iken, 1980’lerde hazırlanıp 1990’ların başında fiiliyata geçirilen ABD’nin “Büyük Ortadoğu Projesi”nin merkezinde de Kürtlerin ve Kürdistan’ın bulunduğunu önemle bilmenizi isterim. Şöyle ki;
1980’lerin başlarında; Cizre’de Diyanet İşleri bünyesinde resmi İmam–Hatiplik görevini yapmakla beraber, aileden gelen genetik geleneksel liderlik gücüyle ve buna bağlı güvenle aktif olarak toplumsal faaliyetler içerisindeydim. JİTEM –(Jandarma İstihbarat ve Terörle Mücadele) Kurucusu ve faili meçhul cinayetlerin sembolü olan “Beyaz Torosların” mucidi meşhur Binbaşı Cem Ersever de o zaman Kürt hareketinin merkezi sayılan Cizre’de görev yapıyordu. İsmini duymuştum fakat şahsen tanımıyordum. Meğer beni duymuş ve etrafta soruşturuyormuş.
Bir vesileyle Cizre’nin dışında, sivil giyimli fakat bir askeri birliğe komuta ederken karşılaştık. Kimlik kontrolü yaparken (sanki beni bekliyormuş gibi) hemen beni kalabalığın dışına çıkartarak; ısrarla “Beraber çalışalım” teklifinde bulundu. Çok ısrar etmesine rağmen hemen orada kesin bir dille reddettim ve peşimi bırakmalarını istedim. Fakat ısrar ve tehditleri devam edince resmi görev tayinimi çıkartarak Mersin şehrine taşındım.
Mersin bölgesel olarak bir Türk şehridir. Fakat Çukurova tarım bölgesi, Akdeniz kenarında ve ılıman bir bölge olması nedeniyle, Mersin’in şehir merkezi yüzde doksanı dışarıdan göç eden insanlardan, bu yüzde doksanının da yüzde altmışı Kürtlerden oluşuyor. Çoğu da Kürdistan bölgesinin Botan mıntıkasından gelen Kürtlerden oluşuyordu. Botan bölgesi; Van’ın Şax –Çatak ilçesinden başlayıp Irak’ın Şengal şehrine uzanan bir bölgedir. Cizre ise tarihi Kürt Mirlikleri döneminde Botan’ın başkenti sayılır. Botan bölgesi Cizre’den idare edilirdi. 1847’de Botan bölgesinin son beyi olan Bedirhan (Bedirxan) beyin idaresi Osmanlılar tarafından yıkılınca, Nakşibendi Tarikatının ikinci versiyonunun kurucusu ve Kürt asıllı Mevlana Halid-i Şehrezori–Bağdadi’nin halifeleri fiili olarak ve rızaya dayalı bölgenin idaresini ele aldılar. Kemalist Türk devletinin tüm baskı ve katliamlarına rağmen Kürt halkına önderlik etmekten vaz geçmediler. Ailemiz, hem baba hem de anne tarafından Nakşibendi Tarikatının bu geleğeninin varislerindendirler.
Mersin şehri bu yönüyle fazlasıyla imkân sunuyordu. Yani şehir tam da bana göreydi.
Biz de kolları sıvadık, o zamana kadar sağ–sol ideolojilerin aparatları olan Kürtleri hiçbir ideolojiye angaje olmadan, ezilmiş, sömürülmüş ve kandırılmışlıklarının farkına vardırarak Kürtleri örgütledik.
GÖÇ – DER = Göç Edenler Yardımlaşma ve Dayanışma Derneğini kurduk. Adeta millet sel gibi derneğe aktı.
Derneğin bünyesinde Ambulanslı bir poliklinik ve halkla ilişkiler birimini açtık. İnsanlar poliklinikte muayene olup A’dan Z’ye kadar her konuda ne ihtiyaçları varsa karşılanmaya çalışılıyordu. Sloganımız şuydu: “Mazlumun dili, dini, ırkı sorulmaz.”
Yahya MUNİS (GÖÇ-DER)’in Sosyal ve diplomatik Faaliyetleri – video
Kürt milli davasından arındırılıp Apoculuğa dönüşen PKK ve onun mukallidi Hizbullah bizi hedef gösterdiler. Fakat Kürt halkının yoğun desteği ve uluslar arası dikkatin bize yönelmesi Apocuların düşmanca tehditlerini bertaraf etti.
30 Yıl Önce Toplumsal Faaliyetlerle ve toplumsal destekle, PKK'yi Nasıl Yendik? Makale:
GÖÇ-DER, sosyal ve diplomatik faaliyetleriyle ciddi bir şekilde Türkiye ve ABD dâhil batılı diplomatik kamuoyu ve medyada yer alınca Kürt meselesi konusunda söz ve görüşlerimizin kıymeti bilindi. PKK dışında ve PKK’ye alternatif bir temsiliyetin bizim tarafımızdan olabileceğine inanılır oldu. Söz konusu çevrelerin bize danışarak bu konuda adım attıklarına şahit olduk. Örneğin:
"ABD’nin BÜYÜK ORTADOĞU PROJESİ” (Kürtlere yönelik bölümüyle) nasıl devam edecek ve bu proje neleri içermektedir?
1990’ların ortasında ABD’nin Türkiye’deki Kürt meselesinden sorumlu ve politika yapıcı üst düzey diplomatı (Joseph Pennington ) GÖÇ-DER’de beni ziyaret ettiğinde bana şunu söyledi;
"ABD 1994 yılına kadar Türkiye’deki Kürt meselesine karışma niyetinde değildi. Türkiye’ye ‘Kendi Kürt meseleni kendin çöz’ diye telkinde bulunuyordu. Zamanla Türkiye’nin kendi başına Kürt meselesini çözemeyeceğine kanaat getirdi ve Dışişleri Bakanlığı bünyesinde bir daire kurdu. Washington’a gittiğimde daireyi ziyaret ettim. Daire başkanıyla görüştüm. Kürt meselesi ile ilgili senin söylem, görüş ve projelerinden bahsettim. Çok ilgisini çekti. Bana söylediğine göre; ya seni Washington’a davet edecek, ya da bir elemanını Türkiye’ye gönderip burada seninle görüştürecek” dedi.
Epey bir zaman geçtikten sonra ABD Adana Baş Konsolosluğundan beni aradılar;
"ABD dışişleri bakan yardımcısı yarın (bir saat vererek) sizinle görüşmek istiyor.” Söylenen tarih ve saatte Konsolosluğa gittim. Baktım ki benden başka; "Diyarbakır’dan Prof. Ahmet Özer, (yanlış hatırlamıyorsam) Gaziantep ve Adana MAZLUM–DER şube başkanlarını davet etmişlerdi.”
Her birimiz geniş bir perspektifte Kürt meselesi konusunda görüşlerimizi anlattık.
Özet olarak (mealen) şunu söyledim: "PKK odaklı Kürt meselesinin tespitinde ve uygulamalarında genel olarak çok önemli bir yanlışlık yapılıyor. O da PKK ve PKK tabanı tanınmadan onunla mücadele edilmeye çalışılmasıdır. Bundan dolayı 40 yılı aşkındır Kürt halk tabanına dayalı PKK dışında Kürt sokağını kontrol ederek ve gerçekten Kürtleri temsil edecek alternatif bir temsiliyet oluşturulmuyor. Böylece ‘benim oğlum bina okur, döner döner yine okur’ deyiminde olduğu gibi milli kurtuluş sorunlarıyla cebelleşip durmaktadırlar.”
Özet olarak PKK örgüt ve taban olarak iki kısımdan meydana gelmektedir:
Birinci kısım: Kürtlük davasının bilincine varmış, buna angaje olmuş ve (adeta) bunun için yanıp tutuşmuş Kürt halk kitlesi. Bu kesim PKK’lilerin yüzde doksanını oluşturur.
İkinci kısım: Kürtlük derdinde olmayıp bu mücadelede (sol) ideolojik davranarak Kürtleri ve Kürtlerin Kürtlük milli duygularını kullanarak Kürtlerin sırtından iktidar olmayı amaçlayanlardır. Bunlara Apocu denir. Fakat Türkiye’deki Kemalistlerde olduğu gibi bu Apocu kesim de PKK’lilerin ancak yüzde onunu teşkil etmektedirler. Fakat yine Türkiye’deki Kemalistler gibi Kürt siyasi iktidar bu Apocuların elindedir maalesef.
Hem ulusal hem de uluslararası güçlerin Kürtlerin kurtuluşu için yapacakları en kıymetli hizmet, toptan PKK siyasetini hedef almayıp PKK siyasetini egemenliğinde bulunduran Apocu siyasetini hedef almalıdırlar. Çünkü Apocu siyaset bertaraf edildikten sonra geriye kalan kesim Kürt ulusal siyasetine bürünür. Yapılması gereken Apocuların egemenliğinden kurtulması için Kürt milli siyasetine yardımcı olmaktır.
1990’ların ortasından 2010’lara kadar, yoğun olarak başta ABD olmak üzere temasta olduğumuz hem ulusal hem de uluslararası diplomatik temaslarımızda bu konuyu yoğun bir şekilde işledik. ABD’li diplomatların bizzat bana aktardıklarına göre; bu temaslarda aktardığımız fikirler, ABD’nin şu anki Kürt siyasetinin oluşmasında yüzde kırk etkili olmuştur. Aslına bakacak olursak, ABD’nin şu anda ki Kürt siyasetindeki fiili uygulamalarına bakacak olursak ABD’nin yaptığı da budur.
Konuya buradan devam edeceğiz İnşallah
Okuyucuların yorum ve yazar ile iletişimi için:
Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Nerina Azad'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.
Son güncellenme: 13:18:05





























































































































































































