Millet İradesinden Kültürel İradeye

''(... )Bakurluların 'ne asimile olmuş ne olmamış' halinin ispatı, sorunlarının ilanı ve çözümü için coğrafi statünün akla gelmemesidir. Bu hal bir kimliksizleşme sürecidir; dahası, kimliksizleşmenin kritik aşamasıdır. ''

16 Mayıs 2026 - 12:48
16 Mayıs 2026 - 12:48
 0
Millet İradesinden Kültürel İradeye
Yapay Zeka

Bakur'da siyasal iradesi zayıflamış, statü talebini geri plana itmiş, kimlik kabulünü ve kültürel görünürlüğü asıl mücadele, var ediş alanına dönüştürmüş bir 'topluluk davranışı' var. Bu davranış biçimi yalnızca Apocularla sınırlı değil; her kesimden farklı gruplar aynı yönelimde. Ancak Apocuların özgün sorunu, statü arayışını, talebini araçsallaştırmış olmalarıydı. O araç da çoktan terk edildi.

Modern, demokratik, makul coğrafi statü talebine emek harcamayan Bakur, kültürel görünürlük merkezli harekete de direnç göstermiyor. Coğrafi statü talebi merkezli siyasal iradeyle eşgüdümlü olmayan ya da siyasal iradeye dönüşmeyen bir kültürel hareket, hızla folklorik bir öğeye dönüşür.

Meseleyi Ernest Gellner ve Anthony Smith de milliyetçilik yaklaşımlarıyla tartışır. Gellner, kültürel milliyetçiliği siyasal milliyetçiliğin öncülü ve dinamiği sayar. Evet, kültürel milliyetçilik normalde siyasal milliyetçiliğin dinamiğidir; ancak Bakur'da bu dönüşüm, içeriden de kuşatılmış bir toplumda tıkandı, dönüşüme ya ilgisizlik, ya karşıtlık başladı.

Rojava Karşılaştırması

Rojava'daki yapı, eski rejimin verdiği ve yıllar süren özerklik alanını hızla terk etti ve Rojavalılar bu terk edişe sessiz kaldı. 2015'te dünya kamuoyunun gündeminde olan ve IŞİD'e karşı binlerce evladını kaybetmiş Rojava için ilan edilecek statü o an destek, fiili koruma bulabilirdi. Fırsat somuttu. Ama DSG, Apocular bu adımı atmadı; atmazdı.

Apocular bunu yapsa da sorumluluk yine de buna güçlü ses çıkarmayan toplumdadır. Bastırılan bir irade ile hiç oluşmamış bir irade aynı şey değildir elbette ama her ikisinde de sonuç aynıdır: statü fırsatı geçer, toplum sessiz kalır. Rojavalıların bu sessizliği, iradelerinin bastırıldığının değil, o iradeyi sahiplenecek toplumsal zeminin zayıf olduğunun işaretidir. Bu nedenle, sorumluluk, bu oldu bittiye ses çıkarmayan millet iradesindedir. Bu irade yoksa ya da zayıfsa bir yapıyı, bir devleti, çok devletli bölgesel statükoyu, bunlardan sadece birini ya da birkaçını suçlamak gerçeği gizlemektir, kolaycılıktır, hedef saptırmaktır. Bu kapanış, bir milletin değil kültürel milletin işaretidir.

Rojava için geçerli olan bu tespit Bakur için de geçerlidir: Bakurlular milletleşme kapasitesinden vazgeçip kültürel bir topluluğa mı dönüşüyor?

Diaspora Etkisi ve Kültürel Akışkanlık

Diyarbakır'da yaşayan biri ile İstanbul, Berlin'de yaşayan bir Kürd aynı şarkıda, aynı takımda buluşuyor. Bu güzel, güçlü, umut verici bir durum. Ama ikisinin gerçekliği çok farklı. Bu iki farklı gerçeklik aynı semboller etrafında birleşince, Diyarbakır'daki kendi özgün sorunlarını Adana'dakinin gözüyle görmeye başlıyor. Kültürel görünürlük, Bakur'u kısmi de olsa yönetme talebinin önüne geçiyor olabilir mi?

Kimi Bakurlu özgürce şarkı söylemek, halay çekmek, takım tutmak, kültürel görünürlük istiyor ve bunları kendini var etme, varlığını kabul ettirme aracı olarak görüyor. Bunda bir sorun yok.

Ancak burada yapısal bir ayrıma dikkat etmek gerekir. Bakur dışında yerleşik toplum için semboller, kimlik muhafazası, kültürel temsil ve tarihsel hafıza esas konulardır. Bakur'da yaşayanlar içinse bölgesel ekonomi, işsizlik, iş güvencesi, iş tanımı, iş yeri güvenliği, toplu taşıma, yeraltı ve yer üstü sularını yönetme, tarım ve hayvancılığın çöküşü, belediyecilik, gündelik ilişkiler ve geçim esas meselelerdir. Bunlar ve diğer farklar, 'dışarıdakinin' refleksi yerelin gerçekliğini kolonize etmediği sürece, doğal ve meşrudur.

Tehlike şuradan doğuyor: Bakur'da yaşayanlar ile Bakur dışında yerleşikler aynı semboller (ve hatta sembolik siyaset) etrafında kenetlenmiş görünüyor. Her iki tarafın da halay, şarkı ve futbolun içerdiği kültürel sembollerde birleşmesi ve bunların baskın olması, milletleşme değil kültürel millet olma durumudur. Bu kültürel millettir, kültürel milliyetçiliktir ve Bakur'da bu noktada takılı kaldı. Bölgesel statükonun hafızası, aklı, deneyimi, sabrı, başarısı göz önüne alındığında, bu gidişatla siyasal milliyetçiliğin pek şansı olmayacağı açıktır.

Yerleşik toplum kendi özgün dinamiklerini, ekonomiyi, anadilini, yerel yönetimi ve komşuluğu diaspora refleksiyle yönetmeye kalkarsa, sahicilik kaybolur ve dışarıdan dayatılan, dışarının kontrolü altındaki bir kimlik inşasına dönüşür.

İspat Psikolojisi ve Çarpık Asimilasyon

Haksızlığa, yasaklara, zulme karşı direniş, isyan, adanmışlık, bedel 'bir kişiye, tek adamcılığa' hapsedilince; etkilenenler inandı, kendinin ve sevdiklerinin kayıplarının onurunu, anısını korumak için bu tutulmayı sürdürdü ve savundu. Bu tutulma, kolektif siyasal iradeyi felç eden bir kırılmaydı.

Toplumdaki görünür uyum ile gerçek rıza aynı şey değildir elbette ama uzun süreli sessizlik zamanla rızaya dönüşür.

Bakur'da yaşayanlar, egemen olana ve hatta Batı'dan gelene kendini ispat çabası olarak ekseri şunu der: 'Bakın biz ne kadar uygarız, ne kadar misafirperveriz!' Motivasyon buysa bu durum, özne olmayı değil nesne olmayı pekiştirir. Bu performansın bedeli içeride ödeniyor.

Bakurluların 'ne asimile olmuş ne olmamış' halinin ispatı, sorunlarının ilanı ve çözümü için coğrafi statünün akla gelmemesidir. Bu hal bir kimliksizleşme sürecidir; dahası, kimliksizleşmenin kritik aşamasıdır.

Yasaklayana kendini beğendirmeye, onaylatmaya çalışan bir kültür özgünlüğünü kaybeder ve hızla yasaklayanın alt dalı ya da folklörü haline dönüşür. Kesintisizce kendini ispatlamak, sürekli takdir beklemek ağır bir kişilik problemidir, toplumsallaşabilir (sosyopsikolojik) ve yeni nesle devredilir.

Bir halk, kendi varlığını ötekinin, daha doğrusu egemenin onayına bağladığı an, kendi merkezini kaybeder. Takdir beklemek, iradeyi o takdiri verecek 'makama' teslim etmektir. Bir toplumun bu çarpık 'iyi olma halinden' kurtulması için öncelikle kolektif tarihini unutmaması gerekir. Anadili ve tarihi yasaklanmış bir toplum, bu yasakları uygulayan statükoya ve buna açıkça ve güçlü sesle itiraz etmemiş topluma karşı modern çağcıl bir pozisyon almazsa, çarpık bir asimilasyon sürecinin ivmesinden kurtulamaz. Kültürel öğelerini varlığını yasaklayana kabul ettirmek hemen hemen tek gayesi haline gelmiş ve bunda ortaklanmış bir millet, çarpık bir asimilasyon sürecindedir. Bunun adı 'ölen kültür' olabilir.

Tespit: Kürdler Kültürel Millet mi, Siyasi Millet mi?

Sert imhadan, kontrollü entegrasyona, kültürel tolere etmeye, sembolik tanımaya geçebilmek modern ulus-devletlerin temel uzmanlık alanlarından biridir. Günümüzde, baskı tekniklerinin dönüşmesini izliyoruz. Kültürün kontrollü entegrasyonuna geçiliyorsa, toplum kültürü kendini kısmi yönetme iradesine dönüştüremezse zamanla kendi kendini folklorikleştirmesi kaçınılmazdır.

Rojavalılar ve Bakurlular kültürel olarak görünür olup yönetsel statü olarak edilgen kalırsa ne olur?

Kısa vadede kimlik sembolleri üzerinden yaşanan inat ve coşku, siyasal hak talebi olmayışının yarattığı boşluğu doldurur. Ancak bu geçici bir enerjidir ve yapısal bir çözüm sunmaz.

Uzun vadede toplum akışkan halini kaybederek egemen kabın şeklini alır. Kimlik yalnızca ev içinde konuşulan bir anıya ya da stadyumlarda atılan bir slogana dönüşür. Siyasal iradeyi temsil etmeyen bir kültür, kamusallaşmayan kültür bir sonraki nesle yaşam biçimi olarak değil, nostaljik bir duygu olarak aktarılır.

Bakur aidiyeti ve Bakur'u kısmi de olsa yönetme iradesi olmayan, buna karşıt olan ya da bu bağı zayıf olan toplum, kültürel bir akışkan gibi yaşar. Bauman'ın 'akışkan modernite' dediği tam da budur: sınırları, kabı, yönü olmayan bir toplum, içine konulduğu kabın şeklini alır. Bauman'ın kavramıyla rezonans halindeki Bakur akışkanlığı, bu akışkan büyük kesimlerin egemen kültürün kabına dolmasıyla sonuçlanır. O artık başka bir akışkandır, bir başkası için akışkandır. Kültür böylece özgürleştirici olmaktan çıkıp teselli ve 'esas direniş' mekanizmasına dönüşür.

Bir toplumun toprağıyla kurduğu ilişki kısmi de olsa yönetim hakkı, yönetme iradesi üzerinden değil de yalnızca duygusal, kültürel bir bağ üzerinden kurulduğunda, o toplum içine konulduğu kabın, yani egemen ulus-devlet yapısının şeklini almaya başlar.

Kültür, federe yönetim modeli gibi bir siyasi irade kuşanmadığında, siyasi iradenin hassasiyeti etkisinde olmadığında savunmasız kalır. Bu da onu yalnızca bir renk ya da folklorik bir öğe haline getirir.

Sözleşme

Bakur'da yaşayan Kürdler millet vasfını gönüllüce terk eder, varlığını ve geleceğini bir başka milletin insafına devreder gibi görünüyor.

Bakur dışında yerleşik olanla, Bakur'da yaşayan aynı şarkıda, aynı takımda buluşuyor ama birbirinden farklı olduğunu fark ve kabul etmezse, bu farklılığa uygun süreçler geliştirmezse; üstelik Bakur'da yaşayanlar da Bakur dışında yerleşik toplumdan farkı yok gibi davranırsa, bu da ve bunun sonu da çarpık asimilasyon ve dejenerasyondur. Dejenerasyondur; çünkü toplum kendi benliği ve kimliğiyle yönünü bulmaya çalışmıyor demektir.

Statü istemeyen, isteyene destek vermeyen, hatta karşıt olan Bakurlu, baskın milletin altında kültürel bir öğe, renkli ve yüksek sesli bir kültürel azınlık olduğunu kabul etmelidir. Kültürüne saygısızlığa, kimliğinin derecelenmesine, yok sayılmasına itirazı da kısa süreli ve etkisiz 'kültürel patlamanın' ötesine geçmez.

'Sözleşme:

A: Şarkını söyleyebilirsin, halayını çekebilirsin, takımını savunabilirsin ama bu toprağın suyunu, ekonomisini ve geleceğini kısmi bile olsa yönetme hakkından vazgeçtiğin sürece.

B: Şarkımı söyleyebileyim, halayımı çekebileyim, takımımı savunabileyim ama toprağımın suyunu, ekonomisini ve geleceğini yönetme hakkından vazgeçiyorum.'

Bir halkın sadece şarkı söylemesi, geleneklerini sürdürmesi, bir futbol takımına kenetlenmesi onu kültürel bir topluluk yapar, millet yapmaz. Millet olma iradesi terk edildiğinde geriye kalan kültür, yalnızca egemenin müsaade ettiği, tolere ettiği kadar var olan bir renk haline gelir. Sadece kültüre odaklanan, odaklayan, koşullayan bir akıl, toplumu 'müze halkına' dönüştürür.

Çıkış Yolu: Federe Yönetim Modeli

Bakurlular Millet mi, Kültürel Topluluk mu? Toprağa dair kısmi de olsa gelecek tasavvuru olmayanın milletleşme kapasitesi zayıflıyordur ve kültürel millete dönüşüyordur.

Bakur için statü olarak federe yönetim modeli, Bakur dışı toplum için anayasal eşit vatandaşlık önerim yani çağcıl entegrasyon onarıcıdır. Bakur'a statü istemeyen ya da isteyene karşıt olan Bakurlu her birey, aslında sessizce kontrollü ve entegrasyon adı altında asimilasyon sözleşmesine imza atmıştır. Bu bir yenilgi değil, bir tercihtir. Ancak bu tercihinin adı konulmalıdır: Millet miyiz, yoksa statü talep etmeyen kültürel bir topluluk mu?

Yaygınlaşan kültürün de henüz tespiti, eleştirisi ve değerlendirmesi yapılmadı.

Kültürel milletten kurtulmanın yolu, Bakur'da yaşayanın kendini izlemesi ve ilkeler belirleyip buna uymasıdır.

Süreçten farklı bir çıkışın yolu modern ve özgün bir yeni inşa etmektir; bu da, federe yönetim modeline kafa yormaya ve emek harcamaya başlanabilirse; bu, Bakurluların siyasi millet vasfını geri kazanmasının en somut ve güvenli işaretidir. Çağdaş, şiddetsiz, illegalitesiz, mevcut anayasal çerçevede kalan demokratik söylem, yöntem ve araçlarla bölgesinin kısmi yönetimini talep eden inatçı bir emek.

Federe yönetim modeli basit bir siyasi yapı değil, aynı zamanda bir zihniyet devrimidir. Kültürü alkış bekleyen, varlığının tek sembolü olarak sergileyen bir gösteri olmaktan çıkarıp kurumlar öneren bir yaşam modeli haline getirir. Federe yönetim model önerisi ya da benzeri siyasal statü önerileri, kültürü 'renkten' yaşamın idaresine, yani 'millete' dönüştürecek araçtır.

Bakurlular su kaynaklarının yönetimini belirlemiyor; tarım ve hayvancılık politikası bölge gerçeğiyle örtüşmüyor ve dünya eğilimi ile bağdaşmıyor; eğitim dili gündelik yaşamdan kopuk kalıyor. Federe model önerisi bu gibi yerel meselelere çözüm arar ve kültürü de folklordan çıkarıp kuruma dönüştürür.

Bakurlularca başta federe modeller olmak üzere siyasal statü tartışmaları yeniden düşünülmelidir. Bu model, bireylerimizin ayırdına varmaması, ayırdına varanın da sahiplenmemesi nedeniyle yavaş yayılıyor; oysa yarının fırsatını bugünden hazırlamak her bireyin görevidir.

90'larda silahlı çatışmanın yarattığı zorunlu göç ve köy boşaltmaları Bakur'un demografik dokusunu sarstı; legal siyasi örgütlenme zemini daraldı, farklı legal siyasi sesler duyulmadı. 2000'lerde açılan kısmi kültürel alan (dil yayınları, belediye deneyimleri) siyasi talebin önünü açmak yerine onun yerini aldı; kültürel kazanım, statü talebinin ertelenmesini meşrulaştırdı. 2015 çatışma ortamı ise henüz oluşmakta olan kentsel siyasi iradeyi fiilen tasfiye etti, 'o siyasi irade' de irade olmayı denemedi ve, 90'larda ve 2000'lerde olduğu gibi, bir kez daha özerk bir siyasi irade olmadığı, olmayacağı ortaya çıktı.. Her kırılma noktası bir sonrakinde statü talebini daha 'gerçekçi dışı' kıldı; 'statü karşıtı ya da statüye ilgisiz gerçekçilik' içselleşti, cam tavan görünmez oldu.

Millet iradesinden kültürel iradeye dönüşüm bir tesadüf değil, uzun süreli baskı altında gelişen siyasal edilgenleşmenin ürünüdür.

Elbette Bakurlular toptan homojen bir 'edilgen kalabalık' değildir; sınıf farklılıkları, kuşak farklılıkları, kentsel ve kırsal ayrımlar, farklı siyasi gelenekleriyle heterojen bir toplumdur.

Bakurlular elbette aynı anda kültürel, siyasal, ekonomik, bölgesel ve vatandaşlık temelli farklı aidiyet biçimlerini taşıyor. Ancak kısmi egemenlik talebi, bu aidiyetlerin en duyulmazı olmaya devam ediyor.

Eğer bir toplum kuşak kuşak içle ve dışla 'rasyonel hesap' yapmayı kültürü haline getirmişse, bir noktadan sonra hesap zihniyete dönüşür. Statü talep etmemeyi zaten 'gerçekçilik' olarak içselleştirmiş bir toplum için baskı dışsal olmaktan çıkmış, içsel bir filtre, bariyer, cam tavan haline gelmiştir. Bakur'da yaşanan da budur. Bu nedenle, federe yönetim modeli önerisi bir zihniyet devrimini gerektirir ve yine bu nedenle de ilgi gösterilmemektedir.

Bir toplumun merkezini kendi toprağı yerine diasporanın konforu ve egemenin takdir arzusu yönettiğinde, o toplum uydulaşır. Gerçek ve nihai asimilasyon, bir toplumun statü talep etmeyi bırakmasıdır.

Kültürel milletin dönüşeceği kültürel topluluk, kimliğini koruyan fakat onu kısmi de olsa yönetim iradesine dönüştüremeyen toplumsal formdur. Bu formdan çıkış mümkündür; ancak bunun için önce formun adını koymak gerekir.

Kısmi coğrafi statü model önerisinin, sınıfsal dinamiklerin ve ekonomik gerçeklerin Bakur'da ve Bakur dışında tartışma dışı bırakılması, bu yazıda ifade ettiğim 'kültürel akışkanlık' ya da 'kültürel milliyetçilik' süreçlerinin en büyük kanıtıdır. Bundan da iç ya da dış bir yapı ya da yapılar değil Bakurlular sorumludur.

Dış yapısal baskıdan statüko sorumludur evet ama iç yapısal meseleden içteki birey ve topluluk birincil sorumludur. Dıştaki değiştirmeyeceğine göre; bir kapasite meselesi olarak, suçlanmaksızın, dönüşümün aktörü içte olmak zorundadır.

Toplumun statüden vazgeçişi bir tercih ya da hayatta kalma refleksi olsa bile hızla toparlanma esnekliğine sahip olmalıdır.

Baskı dışsal olsa da çıkış içseldir; ama o çıkış bireysel değil, kısmi coğrafi yönetim talebi etrafında başlamak zorundadır.

Bakur'un su, eğitim, tarım, yerel yönetim meselelerini kısmi coğrafi statü çerçevesinde tartışmaya açmak; bu, cam tavanı kıracak somut hamledir.

Millet olmak bir tanım değildir, bir karardır.

 

aziz yağan

16.05.2026

 


Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Nerina Azad'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.
Bu yazı toplam 194 kişi tarafından görüldü.
Son güncellenme: 13:48:41