Kürt Ulusu ve 'Edebiyat Cumhuriyeti'

15 Mayıs 2026 - 14:12
15 Mayıs 2026 - 14:12
 0
Kürt Ulusu ve 'Edebiyat Cumhuriyeti'

Edebiyat, literatür taraması ya da wêje dediğimiz kavramlar, ulus olgusunda önemli, hatta başat yer tutar. Bunun bilince çıkarılması hayatı olmuştur!

Edebiyat, Yunanca’da "Grammatike"nin karşılığıdır. 

Bugün entelektüel çalışmalarda, "Literatür taraması" derken, esasında "Literatür" ile özdeş değil.

Edebiyat kavramının şiir, roman, öykü, deneme gibi türler olarak gelişmesi aslında bilimsel eğitim ile mümkün olan şeydir.

Dolayısıyla edebiyat, bilakis sosyolojik anlamda "toplum", siyasal anlamda "kamusallık" içerirken, "okur" kitlesini de kapsar.

Edebiyat kavramını, Kürdçe’de "Wêje" karşılar. Wêje de Kültür, kamusallık, toplumsal ortaklık, okur ve yazım dili ile tamamını kapsar.

Her dilin edebiyat olgusu kendine özgüdür. Zira her dilin kendine ait ideomu, kavramların kazandığı içerik vardır.

Her edebiyat, kendi dilinden güzeldir. Dolayısıyla her ulusun bir "Edebiyat Cumhuriyeti" uhdesi olur.

Edebiyat Cumhuriyeti\'nin yurttaşı olabilmek için,

1- Okumak!

2- Yazmak!

3- Aynı dili konuşanların statüsünde yönetilme ve idareye sahip olmak ya da bu amaçla ortak refleksi taşımak zorunludur.

4- Edebiyatın dilini, eğitim ve pazarda kendi topluluğu içinde konuşup, harmanlayarak, standart kılmak ve giderek kendini akıcı, kolay anlaşılır ve nazik kılmak çalışmaları olur.

"Edebiyat Cumhuriyeti"nin dili başta aydın, elit bir sınıfın dili olacaktır. Ancak günden güne genişleyen ve yükselen bir trend izlemesi, tarihi gelişmişlik için vazgeçilmezdir.

Bu açıdan edebiyatı toplum inşa edici, sistem oluşturucu bir şey olarak düşünmek doğrudur..

Ulusların inşasında, üretim,  iç içe birlik ve duygudaşlık ya da ortak özleme,  dil ve edebiyat öncü olmuştur. Uluslaşma   gerçekleştikten sonra da, toplumun bir edebiyat cumhuriyetinde kendini ifade etmiş  olması, onun eğitici ve sosyal toplum zemininde, toplum sözleşmesinde gelişmesini sağlar.

Zira edebiyat bir cumhuriyet, medeni bir toplum, kuvvetler ayrımını sağlayan bir sistem oluşturucu/kurucudur. Edebiyat, yepyeni bir toplumsal dünya yaratıyor.

Edebiyat Cumhuriyeti'nin temel üretim aracı, insan, kalem, kağıt ve matbaa  ya da son gelişen teknoloji ve telekominikasyon birbirini izleyen iletişimdeki gelişmeler devrimin araçlarıdır.

Ulusal dillere sıçrama kazandıran,  onu toplumsallaşma düzeyine taşıyan en önemli araç matbaalar olmuştur. Kitap, insanlık tarihinin ilk endüstriyel ürünüdür. Ulusal sosyal toplumların oluşmasında, vatan, vatandaş ve birey bilincinin gelişip şekillenmesinde, ulus devletlerin ortaya çıkmasında kitabın ciddi bir rolü vardır. Matbaa ve kitap, kültürel, düşünsel, dilsel birliği garanti altına alan araçlardır.

Viktor Hugo, "Sefiller" eseriyle Fransızcayı yeniden biçimlendirmiştir.

Almanya'da Goethe\'nın vatandaşlar tarafından ezber edilmesi anlamsız değildir. İngilizlerin, Shakesprare'yi okumayanları İngiliz’den saymamaları tesadüfi değildir.

Peki Kürtler, belli başlı Kürd klasik/kanon eserlere böyle yaklaşması neden yanlış olsun ki?!

Benedict Anderson, "Hayali Cemaatler" kitabında, ulus inşa sürecini anlatırken, "Modern zamanlarda, aslında toplumsal olan ile kültürel olan birlikte oluşuyor. Aynı toplumsalıkta meydana geliyor. Edebiyatın, sanatın kamusalaşmasıyla modern ulus devletin kurumlarının ortaya çıkışı, aslında birbirlerine oldukça paralel süreçlerdir." der. Bu batı Avrupa’da ki bir çok ulus için doğru bir tespittir Ancak Mezopotamya, Hindistan, Çin toplumlarında modern öncesi eğitim ve öğretim, neolotik devrim sonrasında seri şekilde gelişmiştir. Tabii ki 17. yüz yılda ki iletişim ve teknik gelişmişlik kadar olmasa da bir temel atılmıştır. Bu hususta Benedict Anderson; “Hayali Cemaat” deyimini, matbbaanın, teknolojinin güçlü etkisi ile varolduğu tespitini yapar.  Hiç şüphesiz baskı teknolojisinın ortaya çıkması bir sıçrama yaratmıştır. Ancak ortak kültür ve kimlik, dayanışma bilinci ile aşılanmış, büyük ölçekli “Hayali Cemaat” dediği  kendini yönetme özlemi”  kapitalizm öncesinde de oluşmuştur. Misal olarak “dil, din üzerinde gelen dayanışma, ortak ulusal kimliğin ve dayanışmanın başat araçlarıdır” (Uluslar, Azar Gat. s.21) Kürdlerde o dayanışma ruhunu Kürd divanlarında, sözlü edebiyatın yaygınlığında, şevbirk dediğimiz köy odaları toplantılarında, şairlerin divanlarında, Mitra, zerdüşt, zerevan, mazda ve giderek Rêya Heqîyê, Yaresani, Ezdayetî’deki toplu cem ve civatlarında, medreselerde gelenekselleşen edebiyat çalışmalarında görmek mühimdir. Bunu en bariz şekilde Kürd toplumsal yaşamını yansıtan Baba Tahirî Uryan’ın “Dubeyti”, Mele Ahmedê Cizirî’nin “Diwani’, sarih Kürdçesi ile Feqiyê Teyran’ın Divan tarzı çok sayıdaki şiirlerinde ve  Ahmedê Xanî’nin Mêmê Alan hikayesinden alıp geliştirdiği ve Kürd milliyetçi bir öze kavuşturduğu  “Mem û Zîn” eserinin kırsal kesime kadar yaygınca okunan, anlatılan ve dilden dile stranlaştırılan eserlerinin nasıl yaygınlaştığını anlamak önemlidir. Bu eserlerin, 1924’ten sonra yasaklanması ve medreselerde, Ocaklarda  Kürdçe ders şeklinde okunmaması,  TC.’nin kuruluşundan sonradır.

Ayrıca kültürün yaygınlaşmasında göçebe hayvancılık ve çerçi dediğimiz  hayvanlar sırtında yapılan kırsal pazarcılığın  yaygınlığı ve bilgi, edebiyat ve kültür taşıyıcılarını  unutmak eksik olur. Bunlar da gösteriyor ki Kürdler modern öncesinde ulus topluluk olarak birbirine kapalı ve izole edimiş bir durumda değildir. Bilakis kapitalizm öncesinde de iç irtibatları bakımından farklı ekonomik, sosyal ihtiyaçların gereği olarak irtibatlı ve hareketli  bir ulus topluluktur. 

Tarihte, siyasal etnisitelerin “yabancı egemenliğine karşı verdikleri mücadelenin ve fedakarlıkların gayesi, yalnızca kolektif bağımsızlık üzerinden sağlanması mümkündür. Med, Mitani, Kasit, Part imparatorluklarında bu kolektifi görmek mümkündür. “Ulusal bilinci ve bağlılığın köklerini ortaya çıkarmak için halk, soylular ve liderlerinden   oluşan geniş kültür ve akrabalık, geniş aşiret  topluluklarına bakmak gerekir. Unutmamak gerekir ki kültür eksenli milliyetçilik, millet olarak ortaya çıkmaya başladıktan sonradır.” (Bkz. Azar Gat).

Misal Tom Narin, Ernest Gelneri eleştirirken;; “Çek milliyetçiliği şüphesiz Prag’da üretilmiştir, ancak etnik özellikleri Bohemya, Maravya, ve Sudefenland’dan gelmişti ve bu özellikler  bildiğimiz, icat edilmiş alanlarda üretilmiş değildir. Gelenekler de geçmiş zamanlarda yaşamış bireyler ve aileler tarafından geleceğe taşınan gerçek birer temeldir. Hiç yoktan var olmamışlardır ve esasında burada bahsi edilen geçmiş.....köylü varlığının kendisidir.” diye açıklar.

Burada milliyetçiliğin gelişim alanının kalabalık şehirler olduğu, etnik özeliklerin taşıyıcı kolonlarının ise kırsal alanlar olduğu gerçeğine vurgu yapar. İkisi birbiri ile zıt değil, birbirini tamamlayan ve yükselten kolonlar olduğunu izah etmeye çalışır.   Modernistlerin köy-şehir çatışması şeklindeki formülünün, kültür  temelli uluslaşmalarda geçersiz,  “Sivil metodlar” dediğimiz, asimilasyon, soykırım  ve toplum mühendisliği yoluna başvuranlar için  olduğu söylenebilir.

Okur yazar olmayan bir ulusal burjuvazi, kitapsız yaşayan aydınlar hayal etmek mümkün mü?

Tabi burada öncelikli olarak sömürge toplumları düşündüğümüzde, hangi dilden ve kimin safında  olduklarını, hangi dil ile konuşup düşündüklerini irdelemek önem kazanıyor.

Örneğin okuduğu Ahmedê Xanî, Feqiyê Teyran ya da Heci Qadirî Koyî değilse, kökleri üzerinde yükselmediği, dil ve ulus kırımına dahil cephede olduğu görülür.

Uluslaşma,  politik bir süreç olarak görülmekle birlikte, en az o kadar da edebi ve kültürel bir süreçtir.

Ulusal edebiyat, ulusal dil/gramer, ulusal yönetim, ulusal ekonomi, ulusal güvenlik vs. birbirlerinden bağımsız oluşan ve gelişen kurumsal süreçler değildir.

Bu süreçlerin başat kurumsal dili, ulusun kendi dilidir, edebiyatıdır. Dolayısıyla "Edebiyat cumhuriyeti" demek tezat olmaz!

Kürdlerin; 10. 15., 18. ve daha sonraki yüzyıllarda güçlü klasikler, kanon edebi eserler ortaya çıkardığı ve Kürd Medreselerinde, Ocaklarında  okutulduğu, o sınırlı iletişim koşullarında beklenenden fazla yaygınlaştıırdığını kendi kuşağımızı bile etkilerini gözlemledik. Bunun Kürd dilinin, dil kırımına karşı önemli bir tarihsel bariyer olduğunu ortaya koydu.

Kürd ulusu klasik, kanon edebiyat konusunda oldukça dinamik, zengin eserlere sahiptir. Ancak siyaset sınıfı bu zenginliği görememiş, onunla birlikte büyümemiş, dolayısıyla edebi ve kültürel yönden cılız kaldığı içindir ki milliyetçilik refleksi ketum kalmıştır.

Kültürel ve edebi gelişmişlik, bir ulusun kendi cumhuriyetine tutkunluğunu pekiştiren en başat araçtır, bilinçtir!

Bu durumun Kürd ulus siyasetinde, cemaatinde bilince çıkarılması ve seferberliğinin yaygınca yapılması, yaşanması hayatıdır.

Kürdlerin behemehal "Kürd Edebi Cumhuriyetini" yaşama geçirmek, geliştirmek ve her koşulda yaşamaları önemlidir.

Her Kürd okur yazarı, öncelikle Ahmedê Xanî\'nin Mem û Zîn eseri ile yanlarına aldıkları bir Kürdçe sözlük ya da yardımcı Kürdçe kitaplarla, anlayarak, ruhunu çözerek okursa, çok önemli yol alacağı kesindir...

Jan Assmann, "kanon"u "günlük bellek" olarak tanımlar. Klasikleri ve kanonu olmayanın toplumsal belleği olmaz!

Kürdlerde Baba Tahirê Uryan, Ahmedi Xanî, Feqiyê Teyran, Heci Qadiri Koyi, kanon nitelikte olup, toplumun tüm kesimleri bu yazar ve eserlerine sahip çıkıyor. Böyle olduğu için mahalli - bölgesel değil, ulusal düzeyde sahipleniliyor. Türk yazarlarından Nazım Hikmet ve Necip Fazıl\'ın sağ ve sol yanlarının olması, farklı toplum kesimleri tarafından benimsenmemiş, reddedilmiş olmaları ile mahalli kaldıkları aşikar olmuştur. Başkaca da Türk edebiyatının klasiği ve kanon olabilecek eseri olmadığı gibi, şimdi de yoktur. Bu gerçeği Türk edebiyatında önemli bir yere sahip olan Melih Cevdet Anday da "Türk kanon klasik edebi eseri yoktur!" der.  Böyle olduğu için, “edebiyat cumhuriyeti” Türkler için  hem temelsız, hem de çatısızdır. Olan edebiyat ise tıpkı toplumsal geçmişi gibi devşirmedir, derme çatmadır. Bu derme çatma edebiyat, siyasi istikrarsızlığın, ulusal inşaadaki zorbalık, marazi ve jenosidal siyaset ile kendini inşaa etmeye itmiştir. Dolayısıyla Türk despotizmi, diktatörlüğü tarzında oluştuğu için, "Edebiyat Cumhuriyeti" oluşmamış ve oluşamamaktadır.   Türk ulusu, "geç modern" bir toplum değil, "modernleşme" toplumu olarak ortaya çıkarıldı. Bildiğimiz  gibi, Modernlik, doğal bir tarihsel, toplumsal, siyasal, kültürel ve edebi gelişme süreci olarak tezahür ederken, Modernleşme, jokoben tarzda zorla ve baskı metoduyla yukarıdan inşa edilmiştir. Böyle olduğu için ulusal inşa, politik teoloji tarzında dayatılmaktadır. Boylece edebiyat cumhuriyetinin koşulları oluşamadığı için ıskalanmıştır. Bu ıskalanma ile Yakın Doğu halklarının kanon olan eserleri, yazarları, dili yasaklanmış, daha ötesi jenoside siyaset ile inkar ve imha edilmiş, sonuçta şiddet metodolojisi ile devşirerek ve deforme ederek kendine katmak cüretini göstermiştir. Böyle olduğu için Türkiye'de güçlü bir sanat, edebiyat kritiği ve tartışması da peyda olmamaktadır. Zira kendini koyabileceği bir geçmişi, bugünü ve dolayısı ile gelecek limanı yoktur. Toplum da bir sanat, edebiyat tartışması yapmamakta ve uzak kalmaktadır. Toplumun ruhsuz, duygusuz yaşaması, estetikten uzak durmasının da bu tarihsel geçmişten kaynaklandığı her açıdan görülmektedir. İdeolojik kalıplara giren toplumun, sorgulayıcı olmamasının bir sebebi de buradan kaynaklanmaktadır. Tabu olan liderler, iktidar ve devlet olgusu bu sığlıktandır. Sömürgeci soykırımcı sistemin, içinde  edebiyat sevgisini taşımaması, Kürt ve diğer halkları da olumsuz etkilemiş, Türklerden edebiyat dilini değil, sokak ve lümpen dilini kullandıkları görülür. “İnsanlar bazen düşmanlarına benzer.”  denilir ya, Kürtler de sistem içinde eridikçe, düşmanına benzer. Kürtler, sohbet ettikleri kişileri duruma göre, “Mam”, “Xalo”, “Kekê”, “Rezdar”, "Bra" vs. ile hitab ederken, Türklerdeki “oğlum”, “bayan” vs. ile hitap olunmaları önemli bir farktır. Edebiyat diline sahip toplumun dili süzülmüş ve nazik olur. 


Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Nerina Azad'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.
Bu yazı toplam 254 kişi tarafından görüldü.
Son güncellenme: 15:14:45