Gülistan Doku Dosyası Üzerinden Kadın Cinayetleri ve Devletin Pozitif Yükümlülükleri

Kadına yönelik şiddet ve kadın cinayetleri, yalnızca bireysel suçlar olarak görülemez; bunlar aynı zamanda devletin önleme, koruma ve etkili soruşturma yükümlülükleriyle doğrudan bağlantılı insan hakları ihlalleridir. Münferit suçlar olarak ele alınamayacak kadar derin, yapısal ve süreklilik arz eden bir sorundur.
Bir kadın öldürüldüğünde ya da kaybedildiğinde, soru yalnızca “fail kimdir?” değildir. Aynı zamanda “Bu olay neden önlenemedi?”, “Daha önce yapılan başvurular ciddiye alındı mı?”, “Koruma mekanizmaları işletildi mi?”, “Soruşturma etkili yürütüldü mü?” soruları da sorulmalıdır. Burada önemli olan devlet kurumlarının bu sonucu önlemek için ne yaptığı ya da ne yapmadığıdır.
Gülistan Doku dosyası, Türkiye’de kadınların yaşam hakkının korunması bakımından en çarpıcı ve en tartışmalı örneklerden biri olarak karşımızda durmaktadır. 2020 yılında kaybolan bir üniversite öğrencisinin akıbetinin hâlâ kesin biçimde ortaya konulamamış olması, yalnızca bir ceza soruşturmasının başarısızlığı değil; aynı zamanda anayasal ve uluslararası yükümlülüklerin yerine getirilip getirilmediğine ilişkin ciddi bir sorgulamayı zorunlu kılmaktadır.
Aradan geçen yaklaşık altı yıl boyunca etkin, kapsamlı ve sonuç alıcı bir soruşturmanın yürütülmemiş olması; delillerin zamanında toplanmaması, şüpheli kişi ve olay örgülerinin derinlemesine araştırılmaması ve sürecin sürüncemede bırakılması, bugün ortaya çıkan yeni şüpheli ya da faillerin aslında baştan itibaren araştırılması gereken unsurlar olduğunu göstermektedir.
Ailesinin ve kamuoyunun tüm çağrılarına rağmen dosyanın yıllarca sonuçsuz kalması, delillerin toplanması, soruşturmanın derinliği ve kamu makamlarının özen yükümlülüğü konusunda ciddi tartışmalar yaratmıştır.
Bu durum, yalnızca bir gecikme değil, aynı zamanda soruşturmanın yapısal olarak eksik yürütüldüğünün güçlü bir göstergesidir.
İnsan hakları hukukunda yerleşik bir ilke vardır: geciken adalet, çoğu zaman etkisiz adalettir.
Bu noktada devletin sorumluluğu çok katmanlıdır. Öncelikle, yaşam hakkı yalnızca devletin bireyi öldürmemesini ifade etmez.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatlarına göre devletin aynı zamanda bireyleri üçüncü kişilerin saldırılarına karşı koruma yükümlülüğü vardır. Bu yükümlülük, özellikle kadınlara yönelik şiddet ve kayıp vakalarında daha da kritik hale gelmektedir.
Osman v. United Kingdom kararında Mahkeme, kamu makamlarının “gerçek ve yakın bir tehlikeyi bildikleri veya bilmeleri gerektiği” durumlarda gerekli önleyici tedbirleri almakla yükümlü olduklarını açıkça ortaya koymuştur. Bu içtihat, kadın cinayetleri ve kayıp vakalarında sıkça karşımıza çıkan “ihmal” tartışmalarının hukuki temelini oluşturmaktadır.
Kadına yönelik şiddet bağlamında ise AİHM Opuz kararı, Türkiye açısından tarihsel bir dönüm noktasıdır. Mahkeme bu kararında, devletin şiddet riski altındaki bir kadını korumakta yetersiz kalmasını yalnızca yaşam hakkı ihlali olarak değil, aynı zamanda cinsiyete dayalı ayrımcılık olarak değerlendirmiştir. Bu yaklaşım, kadınlara yönelik şiddetin bireysel değil, yapısal bir sorun olduğunu ve devletin bu soruna karşı aktif bir politika yürütmek zorunda olduğunu ortaya koymaktadır.
Kayıp kişiler bağlamında ise AİHM içtihatları son derece nettir. Timurtas kararında Mahkeme, kaybolma vakalarında devletin pasif kalamayacağını; hızlı, bağımsız, tarafsız ve derinlikli bir soruşturma yürütmek zorunda olduğunu vurgulamıştır. Özellikle yıllar süren sonuçsuzluk hâllerinde, bu durum tek başına yaşam hakkının usul boyutunun ihlali olarak değerlendirilebilmektedir.
Benzer şekilde Anayasa Mahkemesi de bireysel başvuru kararlarında yaşam hakkının hem maddi hem de usul boyutuna dikkat çekmektedir. AYM’ye göre bir ölüm ya da kayıp olayında yürütülen soruşturma; süratli, özenli, kapsamlı ve kamu denetimine açık olmalıdır. Delillerin zamanında toplanmaması, şüphelilerin yeterince araştırılmaması veya sürecin makul sürede tamamlanmaması, yaşam hakkının ihlali sonucunu doğurur.
Bu hukuki çerçeve ışığında Gülistan Doku dosyası değerlendirildiğinde, altı yıl boyunca etkili bir soruşturmanın yürütülmemiş olması ve ancak yıllar sonra yeni şüpheli ya da faillerin gündeme gelmesi, ciddi bir “usulî ihlal” tartışmasını kaçınılmaz kılmaktadır. Zira etkili soruşturma yükümlülüğü, yalnızca bir formalite değil; gerçeği ortaya çıkarma yönünde somut ve sonuç alıcı bir çaba gerektirir. İlk saatlerde yapılmayan işlemler, çoğu zaman daha sonra telafi edilemez. Kamera kayıtlarının kaybolması, tanıkların hatırlama gücünün zayıflaması ve delillerin yok olması, soruşturmanın maddi gerçeğe ulaşma kapasitesini doğrudan etkiler.
Kadın cinayetleri ve kayıp kadın dosyaları bağlamında en büyük sorunlardan biri de cezasızlık algısıdır. Etkili soruşturma yürütülmediğinde, faillerin cezalandırılma ihtimali azalır; bu durum ise yeni suçların önünü açar. İnsan hakları hukukunda cezasızlık, yalnızca geçmişte işlenen suçların yaptırımsız kalması değil, aynı zamanda gelecekte işlenecek suçlar için bir teşvik mekanizması olarak da değerlendirilir.
Sonuç olarak, Gülistan Doku dosyası, Türkiye’de kadınların yaşam hakkının korunması bakımından bir olaydır. Bu dosya, devletin yalnızca bireysel suçlara müdahale eden bir mekanizma mı olduğu, yoksa insan haklarını koruyan aktif bir yapı mı olduğu sorusunu da beraberinde getirmektedir.
Devletin görevi, kadınları kaybettikten sonra dosya açmak değil; kaybolmalarını önlemek, kaybolduklarında ise zamanla yarışarak gerçeği ortaya çıkarmaktır. Altı yıl sonra gelen gelişmeler, baştan yapılması gerekenlerin yapılmadığını gösteriyorsa, burada yalnızca bir soruşturma eksikliğinden değil, sistemsel bir sorundan söz etmek gerekir.
Çünkü insan hakları hukukunun en temel ilkelerinden biri şudur:
Adalet sadece sağlanmamalı; gecikmeden, etkili ve görünür biçimde sağlanmalıdır.
Av.Semra Arcan Gökçen
HAK-PAR Başkanlık kurulu üyesi
Son güncellenme: 16:46:23




































































































































































































