İlhan Çetin: İran’daki Teokratik Rejimin Çöküşü ve Ortadoğu’da Muhtemel Domino Etkisi

Zulmün cenderesi dağılırken, Kürtler ve İran’ın diğer mazlum halkları yalnızca bir rejimi değil; kendi ruhlarına vurulan prangaları da söküp atma imkânı bulacaktır.

2 Mar 2026 - 10:00
2 Mar 2026 - 10:00
 0
İlhan Çetin: İran’daki Teokratik Rejimin Çöküşü ve Ortadoğu’da Muhtemel Domino Etkisi

Yarım asrı aşkın bir süredir İran coğrafyası, İran İslam Cumhuriyeti adı altında kurumsallaşmış teokratik bir despotizmin sistematik tahakkümü altında tutulmaktadır. Bu yapı, yalnızca siyasal alanı değil; toplumsal hafızayı, kültürel kimliği ve bireysel iradeyi de denetim altına alan bir panoptikon düzeni inşa etmiştir. Böylece ülke, yurttaşların davranışlarının sürekli gözetim ve korku yoluyla şekillendirildiği devasa bir açık hava hapishanesine dönüştürülmüştür.

Rejimin baskı aygıtları, gündelik hayatın en mahrem alanlarına kadar nüfuz etmiş; özgürlüğü ontolojik bir tehdit olarak kodlayarak korkuyu adeta toplumsal sözleşmenin tek maddesi haline getirmiştir.

Ancak tarihsel deneyim göstermektedir ki, zulüm üzerine inşa edilen hiçbir siyasal düzen sonsuza dek varlığını sürdüremez.

Bugün İran’da yaşananlar, on yıllardır ilmek ilmek örülen bu karanlık dokunun, kendi yarattığı baskı ve çürüme nedeniyle çözülmeye başladığını göstermektedir.

Kürdistan dağlarından Belucistan’a ve Tahran sokaklarına kadar yayılan itiraz ve başkaldırı dalgası, artık salt bir “yönetim krizi” değil; varoluşsal bir özgürlük mücadelesidir. Bu mücadele, yalnızca ekonomik yoksunluklara ya da siyasal temsil eksikliğine değil; insan onurunun sistematik biçimde inkâr edilmesine karşı yükselmektedir.

Eğer halkın kolektif gücü bu kan emici devlet anlayışını tasfiye etmeye muktedir olmazsa, bu dönüşümü hangi aktörlerin gerçekleştireceği sorusu ikinci planda kalır.

Zira yarım asırdır halkın kanı ve gözyaşı üzerinden bir “beka stratejisi” inşa eden anakronik yapı, toplumsal meşruiyetini çoktan yitirmiştir. Geriye kalan yalnızca çıplak şiddet ve güvenlik aygıtlarının tahakkümüdür.

Bu mekanizmanın tarih sahnesinden çekilmesi, yalnızca bir iktidar değişimi anlamına gelmeyecektir. Asıl mesele, İran halklarının; Kürtlerin, Beluçların, Azerilerin, Arapların ve Farsların kendi kaderini tayin etme iradesini (self-determinasyon) yeniden kazanabilmesidir. Bu, kolektif onurun iadesi ve siyasal özneleşmenin yeniden inşası anlamına gelir.

Elbette dış müdahale ihtimali ve büyük güçlerin bölgesel hesapları her zaman temkinle ele alınmalıdır. Ortadoğu tarihi, “özgürlük” söylemiyle başlayan fakat çoğu zaman yeni otoriter düzenlerle sonuçlanan müdahalelerin örnekleriyle doludur. Emperyal güçlerin satranç tahtasında atılan her hamle, halkların lehine sonuçlanmayabilir. Bu nedenle belirleyici olan, uluslararası aktörlerin stratejik hesapları değil; halkın vicdanında verilen hüküm ve tarihin kaçınılmaz adaletidir.

Yarım asırdır kendi yurdunda iradesi zincirlenen, evlatlarını bu baskı düzenine kurban veren bir toplum için zulüm kalelerinin yıkılması yalnızca siyasal bir değişim değil; çalınmış geleceklerin iadesi anlamına gelecektir. Eğer bu süreç, geçmişin yasını tutan pasif bir kalabalığı, kendi geleceğini inşa eden bilinçli ve örgütlü bir halka dönüştürebilirse, atılan her adım yarım asırlık karanlığa verilmiş en güçlü cevap olacaktır.

Zulmün cenderesi dağılırken, Kürtler ve İran’ın diğer mazlum halkları yalnızca bir rejimi değil; kendi ruhlarına vurulan prangaları da söküp atma imkânı bulacaktır.

İlahi adalet mi dersiniz, evrensel hukuk mu; tarihin en temel hakikati şudur: Hiçbir tiranlık, hiçbir kolonyalist tahakküm sonsuza dek varlığını sürdüremez.

Bugün, yarım asırlık sessiz çığlığın tarihin akışını değiştiren gür bir haykırışa dönüşme ihtimali taşıyor.

İlhan Çetin

HAK-PAR Genel Başkan Yardımcısı

Bu haber toplam 519 kişi tarafından görüldü.
Son güncellenme: 11:01:10