DEM Parti’nin Kürt Talepleriyle İmtihanı

PKK’ye ve DEM Parti çizgisine yakın çevrelerde yıllarca “yen içinde” tutulan rahatsızlık artık yüksek sesle dile getiriliyor. Üstelik bu eleştiriler yalnızca taktiksel tercihlere değil, temsil biçimine ve siyasal cesaret meselesine yöneliyor. Bu bir kopuş mu? Hayır, henüz değil. Ama ciddi bir rahatsızlık olduğu açık. Ve daha önemlisi, bu rahatsızlık artık gizlenmiyor.

13 Şubat 2026 - 14:46
13 Şubat 2026 - 14:50
 0
DEM Parti’nin Kürt Talepleriyle İmtihanı

Türkiye’de Kürt siyaseti yeni bir tartışmanın eşiğinde olabilir. DEM Parti eş başkanları Tuncer Bakırhan ve Tülay Hatimoğulları’nın son dönemde yaptığı açıklamalar, parti ile Kürt tabanı arasındaki beklenti ilişkisinin yeniden sorgulanmasına yol açtı.

Parti yönetimi “demokratik çözüm”, “ortak yaşam” ve sistem içi reform vurgusunu öne çıkarırken; sahada konuşulan başka bir dil var. Anadilde eğitim, statü, kültürel güvence ve bölgesel kazanımların korunması gibi başlıkların geri plana itildiği yönündeki eleştiriler giderek daha yüksek sesle dile getiriliyor.

Özellikle Abdullah Öcalan perspektifinin çözüm söyleminin merkezinde konumlandırılması, bazı Kürt çevrelerinde şu soruyu gündeme taşıyor:Parti, toplumsal taleplerin mi, yoksa ideolojik bir çerçevenin mi önceliğini taşıyor?

Bu tartışma sadece söylemle sınırlı değil. “Devlette iki ordu olmaz” gibi ifadeler üzerinden yürüyen Rojava değerlendirmeleri, Irak Kürdistan Bölgesi’ne yönelik ilkel, milliyetçi tarzı kimi zaman hakaretlere varan eleştirel yaklaşım ve Türkiye iç siyasetinde kurulan diyalog dili; Kürt seçmenin bir bölümünde temkinli bir mesafe oluşturmuş görünüyor.

Soru şu:
Bu bir stratejik dönüşüm mü?
Taktiksel bir geri çekilme mi?
Yoksa temsil krizinin ilk işaretleri mi?

Kandil'in PKK'li yöneticilerinin ve Tuncer Bakırhan ile Tülay Hatimoğulları başta olmak üzere Dem Partili etkili isimlerin son dönemdeki açıklamalarında dikkat çeken temel vurgu, “demokratik çözüm” ve “Türkiye’nin demokratikleşmesi” perspektifi oldu. Özellikle devlet yapısına ilişkin yapılan değerlendirmelerde birlik ve bütünlük vurgusunun öne çıkması, Kürt meselesinin statü boyutunun geri plana itildiği yönünde yorumlara neden oldu.

Bu noktada sahadaki beklenti ile merkez söylem arasındaki mesafe tartışması başlıyor.

Kürt seçmenin bir bölümünde dile getirilen temel beklentiler şunlar:

  • Anadilde eğitim hakkının açık ve net biçimde savunulması

  • Yerel yönetim yetkilerinin güçlendirilmesi

  • Bölgesel statü tartışmasının tabu olmaktan çıkarılması

  • Rojava’daki kazanımların korunmasına yönelik net bir siyasi pozisyon

Buna karşılık parti yönetiminin dili daha çok sistem içi reform, demokratikleşme ve genel haklar çerçevesine oturuyor. Bu durum bazı Kürt entelektüellerince şöyle yorumlanıyor: Parti, kimlik eksenli talepleri geniş bir demokratikleşme söylemi içinde eritiyor.

Hüda-Par Paradoksu

Bu tartışmayı daha çarpıcı hale getiren bir başka unsur ise HÜDA PAR olgusu.

Uzun yıllar boyunca DEM çizgisi ve ona yakın çevreler tarafından HÜDA PAR; “gerici”, “Kürt karşıtı” ya da “Hizbullah geleneğiyle ilişkili” bir yapı olarak eleştirildi. Bu dil, Kürt kamuoyunda güçlü bir negatif algı oluşturdu.

Ancak bugün gelinen noktada dikkat çekici bir tablo ortaya çıkıyor: HÜDA PAR’ın kamuoyuna açıkladığı talepler arasında, anayasal güvenceyle anadil hakkı, Kürt kimliğinin açık tanımı ve Yerel yönetim yetkilerinin artırılması gibi başlıklar daha net ve doğrudan ifade ediliyor.

Bu durum, Kürt kamuoyunda şu soruyu gündeme getiriyor:

Yıllarca “kimlik karşıtı” olarak eleştirilen bir parti, bugün kimlik taleplerini daha açık savunur görünürken; DEM Parti neden daha temkinli ve korkak bir dil kullanıyor?

Bu soru, sadece iki parti arasındaki ideolojik farkla açıklanamayacak kadar derin bir siyasal kırılmaya işaret ediyor olabilir.

Elbette HÜDA PAR’ın muhafazakâr ve İslamî referanslı siyasal çizgisi ile DEM Parti’nin sol-demokratik perspektifi arasında ciddi ideolojik farklar bulunuyor. Ancak mesele ideolojik tercih değil; Kürt kimliği söz konusu olduğunda kullanılan siyasal cesaret düzeyi.

Öcalan Merkezli Çerçeve

Abdullah Öcalan perspektifi, DEM Parti söyleminde belirleyici ağırlığını koruyor. Çözüm tartışmalarının merkezine Öcalan’ın konumlandırılması, Öcalan'ın özgürlüğünün hareketin olmazsa olmaz argümanı olarak seçilmesi parti açısından tarihsel ve ideolojik bir tutarlılık olarak görülebilir. Ancak sahada yükselen, toplumsal taleplerin geri plana itildiği, parti siyasetinin örgütsel perspektif dışına çıkmakta zorlandığı, Kürt halkının gündelik ve kültürel haklarının ikincil hale geldiği şeklindeki bazı eleştiriler farklı bir noktaya işaret ediyor:

Bu eleştiriler henüz kitlesel bir kopuş anlamına gelmiyor. Ancak halk ile parti arasında çok büyük bir mesafe oluştuğu yönünde işaretler bulunduğunu söylemek mümkün.

Modernlik Söylemi ve Ulusalcılık Gerilimi

DEM Parti ve önceki siyasal çizgisi, uzun yıllardır kendisini “çoğulcu”, “demokratik”, “kadın özgürlükçü” ve “modern” bir siyasal model olarak tanımlıyor. Bu söylem, özellikle Türkiye iç siyasetinde güçlü bir karşılık buldu ve partiye ideolojik bir üstünlük alanı sağladı. Ancak aynı dönemde Irak Kürdistan Bölgesi’ne yönelik kullanılan dil dikkat çekici bir başka tartışmayı beraberinde getiriyor.

DEM çizgisine yakın bazı çevreler, Kürdistan Bölgesi’ndeki yönetim modelini “aşiretçi”, “milliyetçi” ya da “geleneksel” olarak tanımlıyor ve Öcalan'ın esas aldığı bu yaklaşımla küçümser bir yaklaşım sunuyor. Bu yaklaşım, ideolojik farklılık temelinde okunabilir. Ancak Kürt kamuoyunun bir bölümünde şu soru giderek daha fazla soruluyor:

Ulusal bir kazanım alanı neden ideolojik hiyerarşi üzerinden eleştiriliyor?

Kürdistan Bölgesi, tüm eksikliklerine rağmen Kürtler açısından fiili bir statü alanı olarak görülüyor. Parlamento, resmi dil, bayrak ve kurumsal yapı; birçok Kürt için somut bir ulusal kazanım anlamına geliyor.

Bu noktada DEM çizgisi ulus-devlet modelini eleştirirken; Kürt kamuoyunun bir bölümü, en azından bölgesel ölçekte bir statü deneyiminin küçümsenmesini rahatsızlıkla karşılıyor ve bu da içten içe bir gerilim oluşturuyor. Eleştirel çevrelere göre bu durum, “modernlik” söyleminin zaman zaman ulusal dayanışmanın önüne geçmesine yol açıyor. Karşı görüş ise farklı: DEM perspektifi, milliyetçi devlet modelini değil; yerel demokrasi ve çoklu kimlikler üzerinden örgütlenen bir siyasal sistemi savunduğunu belirtiyor. Ancak yine de temel soru ortada duruyor:

Kürtler açısından elde edilmiş bir statü alanı, ideolojik mesafe nedeniyle mi yeterince sahiplenilmiyor?

Bu tartışma, Kürt siyasetinde sadece Türkiye içi değil, bölgesel düzeyde de bir paradigma ayrışmasına işaret ediyor olabilir.

Yukarıdaki başlıklar bir araya getirildiğinde ortaya üç olasılıklı bir tablo çıkıyor.

Stratejik Dönüşüm

Birinci ihtimale göre DEM Parti, kimlik merkezli siyasetten Türkiye ölçeğinde daha geniş bir demokratikleşme stratejisine yöneliyor. Bu yaklaşımda Kürt meselesi, ayrı bir statü talebi olarak değil; Türkiye’nin genel demokrasi sorununun bir parçası olarak ele alınıyor. Tuncer Bakırhan ve Tülay Hatimoğulları’nın son dönemdeki açıklamalarında öne çıkan “demokratik çözüm” vurgusu bu perspektifin işareti olarak okunabilir. Bu modelin savunucularına göre parti, ideolojik tutarlılık içinde hareket ediyor ve uzun vadeli bir dönüşüm stratejisi izliyor. Ancak bu strateji, kısa vadede kimlik taleplerinin geri plana itilmesi eleştirisini de beraberinde getiriyor.

Taktiksel Geri Çekilme

İkinci ihtimale göre mevcut siyasi atmosfer, daha sert ve doğrudan taleplerin açık biçimde dillendirilmesini zorlaştırıyor. Bu bakış açısına göre parti, baskı ortamında daha temkinli bir dil kullanmayı tercih ediyor. “Statü” yerine “demokratikleşme”, “ulus” yerine “ortak yaşam” kavramlarının tercih edilmesi bir geri adım değil; taktiksel bir pozisyon. Bu durumda parti söylemindeki yumuşama, stratejik değil konjonktürel bir tercih olarak değerlendirilebilir. Ancak burada da kritik bir soru ortaya çıkıyor:

Taktiksel geri çekilmeler, uzun vadede toplumsal beklentileri aşındırır mı?

Temsil Krizi

Üçüncü ihtimal ise daha yapısal bir duruma işaret ediyor. Bazı Kürt çevrelerine göre parti söylemi ile toplumsal beklenti arasında belirgin bir mesafe oluşuyor. Özellikle Abdullah Öcalan merkezli çözüm çerçevesinin belirleyici konumunu koruması, Kürtlerin gündelik hak taleplerinin ikinci plana düştüğü algısını güçlendiriyor. 

Sahadaki bazı gözlemler de bu mesafenin arttığına işaret ediyor. Seçim performansının nüfus artışı ve seçmen artışıyla kıyaslandığında sınırlı kalması; genç seçmen davranışındaki değişim; ve Kürt siyasetinin bölgesel meselelerde daha net pozisyon beklentisi, temsil tartışmasını besleyen unsurlar arasında sayılıyor.

Bu noktada tartışma sadece oy oranı değil; siyasal heyecanın düzeyi üzerinden yürütülüyor.

Ortaya çıkan tablo net bir kopuşu işaret etmiyor olabilir, ancak görmezden gelinemeyecek bir sorgulama sürecine işaret ediyor. Kürt siyasetinin geleceği açısından belirleyici olacak soru şu:

DEM Parti, Kürt kimlik taleplerini geniş demokratikleşme çerçevesi içinde yeniden tanımlayarak yeni bir siyasal model mi inşa ediyor; yoksa tabanın beklentileri ile merkez siyasetin dili arasındaki mesafe büyüyor mu?

Bu sorunun cevabı yalnızca parti yönetiminin değil; Kürt toplumunun vereceği siyasal tepkiyle şekillenecek olsa da günümüzde sahada yaşanan gelişmeler bu mesaferin artık kapatılamayacak bir boyuta ulaştığına işaret ediyor. Önümüzdeki süreç, Kürt siyasetinde yeni bir yapılanmanın mı, yoksa mevcut çizginin yeniden tahkim edilmesinin mi yaşanacağını gösterecek.

Dem Parti Kürt halkını temsil etmeyen, tabanın beklentileriyle uyuşmayan politik söylemleri sürdürdüğü taktirde, her ne kadar şu anki tablo bir kopuştan çok "uyarı" niteliğinde görünse de, uyarılar dikkate alınmadığında zamanla davranışa dönüşeceğinden büyüyen mesafenin bir kopuşla sonlanması kaçınılmaz görünüyor.

Geçmişte parti içi hassasiyetler kamuoyu önünde bu kadar yüksek sesle dillendirilmezdi. Bugün eleştiriler daha açık, daha sert ve daha doğrudan. Bu, seçmenin psikolojik eşiğinin değiştiğine işaret ediyor. Seçmen artık, kendisini güdülecek koyun gibi görünen, atanmış vekillerin kibirli ve halktan kopuk söylemlerine olan rahatsızlığına olan kızgınlığını aktarmak istiyor. Bu noktada sorulması gereken asıl kritik soru geleceğin şekillenmesi için önem arzediyor:

Eğer bir seçmen kitlesi, kendi siyasi temsilcisine yönelik rahatsızlığını açıkça ifade etmeye başlamışsa; bu durum sandığa hiç yansımadan kalabilir mi?

Bu haber toplam 768 kişi tarafından görüldü.
Son güncellenme: 15:46:49