Rojava Kürdistanı’nda kayıpların ardındaki üç temel dinamik
'' Önümüzdeki süreçte en kritik adım, Kürtlerin stratejik düzeyde iç birliğini tamamlaması ve bu birlik üzerinden Dürziler, Aleviler, Hristiyanlar ve seküler Araplarla kalıcı ittifaklar kurmasıdır. Federal ya da adem-i merkeziyetçi bir Suriye modeli etrafında ortak bir temsil mekanizması kurulması, hem Rojava Kürdistanı’nın geleceğini hem de Suriye’nin demokratikleşme ihtimalini güçlendirebilir.''

6 Ocak’tan bu yana Rojava Kürdistan’ında hem sahada hem de diplomatik masada yaşanan gelişmeler, bölgenin son on beş yıllık hafızasını yeniden tartışmaya açıyor. Art arda gelen askeri kayıplar, siyasi dalgalanmalar ve toplumsal kırılmalar, tek bir anlık hatadan değil; uzun zamandır biriken sorunların bugüne yansımasından ibaret. Bu nedenle bugün yaşananları anlamanın ilk şartı, süreci soğukkanlı bir analizle geriye dönük okumaktan geçiyor.
Rojava’daki tabloyu üç başlık altında değerlendirmek mümkün: Kürtlerin kendi iç dengeleri, bölgesel aktörlerin politikaları ve uluslararası güçlerin pozisyonu.
Kürtlerin iç dinamikleri: Kaçırılan fırsatlar ve geç gelen birlik
Suriye iç savaşının patlak verdiği 2011’den bu yana, Rojava’daki Kürt güçleri ortak bir stratejik hatta buluşmayı başaramadı. 2014’te IŞİD saldırılarıyla birlikte sahadaki mücadele sertleşse de, siyasi birlik aynı hızla ilerlemedi. Duhok ve Hewlêr mutabakatları rafa kalktı.
ENKS, Türkiye’nin etkili olduğu Esad karşıtı muhalefet içinde pozisyon aldı, TEV-DEM (PYD) ise zaman zaman ENKS’ye karşı baskıcı ve antidemokratik yöntemlere yöneldi. Bu ayrışma, Kürt siyasetinin ortak bir irade ortaya koymasını yıllarca engelledi.
ABD ve Fransa’nın arabuluculuğuyla geçen yıl düzenlenen Kürt Birlik Konferansı, iki tarafı aynı masa etrafında toplamayı başardı. Şam’la müzakereleri yürütmek üzere ortak bir yapı kurulması önemli bir adımdı ancak bu mekanizma hâlâ Şam’la doğrudan görüşme noktasına gelemedi.
Ağustos 2025’te Haseke’de gerçekleştirilen ve Kürtlerden Dürzilere, Alevilerden Hristiyanlara kadar geniş bir yelpazeyi buluşturan konferans, Suriye’nin geleceğine dair umut verici tartışmalara sahne oldu. Fakat bu enerji, kalıcı bir siyasi platforma dönüşmedi; talepler Şam’a karşı ortak bir dille taşınamadı.
Bu boşluğu Şam yönetimi ustaca değerlendirdi. Siyasi bileşenleri tek tek muhatap alarak birleşik bir muhalefet cephesinin oluşmasını engelledi. Oysa Suriye’deki tüm toplumsal aktörlerin ortak bir sesle masaya oturması, Şam üzerindeki baskıyı ve müzakere gücünü belirgin şekilde artırabilirdi.
Bölgesel Dinamikler: Suriye sahasında Türkiye, Körfez ülkeleri ve İsrail hâlâ güçlü aktörler.
Ankara, kendi iç güvenlik kaygılarıyla da bağlantılı olarak, Suriye’de Kürtlerin federal ya da adem-i merkezi bir statü kazanmasına başından itibaren karşı durdu ve eyleme geçti. Her zaman Rojava’ya yönelik saldırıların planlayıcısı ve azmettiricisi Ankara oldu. Ayrıca Öcalan’la yürütülen görüşmelerin bir ayağını da Suriye’deki Kürt siyasi taleplerini sınırlama hedefi oluşturdu. Bu süreci, Suriye’deki planlarına meşruiyet kazandırmak ve Kürtlerin tepkilerini azaltmak için kullandı.
Körfez ülkeleri, özellikle Suudi Arabistan, HTŞ lideri Ahmed el-Şara’nın uluslararası alanda fiili tanınırlık kazanmasında önemli rol oynadı. Suudi Arabistan, Rakka ve Deyr ez-Zor’daki Arap aşiretlerini Esad karşıtı çizgiye çekti. Aynı şekilde bugün Arap aşiretlerinin yeniden saf değiştirmesini ve bölgelerin rejimin kontrolüne geçişini başta Suudi Arabistan ve Türkiye kolaylaştırdı.
İsrail: Sınırlı etki
İsrail, cihatçı güçlerin bölgede güç kazanmasını önlemek için merkeziyetçi bir Suriye’ye karşı çıkıyor. Fakat bu konuda Washington’u ikna edemedi. 2019’da Türkiye’nin Gire Spi ve Serêkaniyê operasyonuna itiraz etse de, Trump yönetimini durdurmayı başaramadı. Washington’da Kürtler söz konusu olduğunda, Tel Aviv yerine Ankara’nın argümanları çoğu zaman daha etkili oldu.
Uluslararası Dinamikler: ABD’nin hesaplı mesafesi
Uluslararası tabloda en büyük ağırlık hâlâ ABD’de. Washington, iç savaşın başından bu yana SDG’ye IŞİD’e karşı mücadelede destek verdi fakat bu destek hiçbir zaman siyasi bir güvenceye dönüşmedi.
ABD Kongresi’nde Kürt haklarını savunan isimler olsa da, Beyaz Saray’ın politikalarını değiştirmeye yetmedi. Bu nedenle Şam’ın son operasyonlarını durduracak bir baskı mekanizması oluşturulamadı.
Kürtlerin toprak kayıplarının en ağır yaşandığı dönemler ise Trump dönemleri oldu: 2017’de Kerkük, 2019’da Gire Spi ve Serêkaniyê, bugün yaşananlar ise bu zincirin son halkası niteliğinde.
Trump’ın Suriye politikasında Türkiye ve Körfez ülkelerinin önceliklerini önceleyen çizgisi belirleyici olmaya devam ediyor.
Şimdi ne yapılmalı?
Bugün gelinen noktada sorun, askeri ya da diplomatik kapasiteden çok, Kürtler arasında ortak siyasal iradenin kurumsallaşamaması. Rojava deneyimi sahada güçlü bir yönetim pratiği ve toplum desteği üretse de bu siyasal bir projeye dönüşmediği için kırılgan kaldı.
Önümüzdeki süreçte en kritik adım, Kürtlerin stratejik düzeyde iç birliğini tamamlaması ve bu birlik üzerinden Dürziler, Aleviler, Hristiyanlar ve seküler Araplarla kalıcı ittifaklar kurmasıdır. Federal ya da adem-i merkeziyetçi bir Suriye modeli etrafında ortak bir temsil mekanizması kurulması, hem Rojava Kürdistanı’nın geleceğini hem de Suriye’nin demokratikleşme ihtimalini güçlendirebilir.
Uluslararası aktörlerden beklentilerin ise gerçekçi bir zemine çekilmesi gerekiyor. Bugün ne ABD'nin ne Türkiye'nin ne de Körfez ülkelerinin öngördüğü türden katı merkezi bir Suriye inşa edilebilir. Şam merkezileşme baskısını sürdürecek, yerel halklar ise kendi varlıklarını korumak ve özerkliklerini elde etmek için direnmeye devam edecekler.
X: @cetin_ceko
Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Nerina Azad'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.
Son güncellenme: 19:57:15






























































































































































































