Tavan mı, Eşik mi?

Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde ve Türkiye’nin tarihinde İttihatçılık koruyucu, kurucu ve belirleyici paradigmadır; birçok hattı etkileyen kurucu damardır. Modern Türkiye tarihi boyunca her siyasi hareketin temeli buna dayanır. Milliyetçilik, liberalizm, sol, sağ, dindarlık baskın olsa da esas ittihatçılıktır. Siyaset bilimi, sosyoloji, tarih başta olmak üzere akademisyenler ve entelektüeller mutlaka ittihatçılık üzerine okumuş ve dokudaki varlığını kavramış olmalıdır. Bunu anmayanlar zaten razı olduğu için anmasına, referans vermesine gerek yoktur. Herhangi bir parti, hareket İttihatçılığı ve uygulamalarını eleştirmemiş, kendisini bunun dışında göstermemiştir.
Elbette ittihatçılık, farklı ideolojik biçimlerle süreklilik gösteren, yeniden üretilen devlet aklıdır.
Bakurlular ise ittihatçılığı çok iyi bilmesi gerekmesine rağmen yazın alanında ciddi çözümlemelere rastlanmaz ve bu nedenle de bilince çıkarma mümkün olamamıştır.
İttihatçı süreklilik Kürd meselesinin tek nedeni değil ama en az sorgulananıdır. İttihatçı hattı açıklayıcıdır ama yeterli değildir.
İsmail Beşikci de Kürdlerle iç içe yaşamasına rağmen resmi tarih eleştirisinde ittihatçılığı irdelememiştir. ‘İrdelemek zorunda değil’ denilemez. Beşikci, sadece ittihatçılığı değil MDD’yi de irdelemez, yani ittihatçı MDD’ciliği.
Beşikci’nin çerçevesi İttihatçılığı ve onun modern uzantılarını sistematik olarak merkeze almaz. Ama bu, ‘bilerek dışladı’ sonucuna gidilmesini gerektirmez, çünkü Beşikci devletin homojenleştirici yapısı, inkâr ve asimilasyon politikaları ve özellikle Kürtlerin statüsüzlüğü ile ilgilendi. Beşikci devlet aklının iç evrimini değil, sonuçlarını görünür kıldı; kök değil, yapı analizi yaptı.
Beşikci elbette Kürd meselesini tabu olmaktan çıkardı, devlet söyleminin dışına taşırdı ve uluslararası literatüre bağladı. Ancak devlet aklının tarihsel üretim mantığını sistematik olarak açmadı. Bu boşluk tek başına sorun değil. Asıl sorun bu boşluğun Kürdler tarafından doldurulamamasıdır. Bir eşik olan Beşikci, aşılmadığı için tavanlaştı. Mesele Beşikci’nin ne söylediği değil, sonrasında ne söylenmediğindedir.
Yapıyı değil, onu üreten zihniyeti analiz etmek gerekiyor. Asıl tavan ise İttihatçı kaynağın ve İttihatçı-MDD hattının analiz edilmemesidir.
Beşikci dışarıdan değil, karşı taraftan konuştu; yani ‘ezeni’ temsil eden toplumdan gelip ‘ezilenin’ yanında durdu.
Türk siyasi geleneğinde ittihatçılığın demografik ve toplumsal mühendisliği ile MDD’nin ‘geri kalmış bölge’ ve ‘ilerici öncü’ söylemi Kürd meselesinin biçimlenmesinde hayati rol oynamıştır. Bunları atlamak, sorunu tarihin ortasından kesip almak demektir. Kürdlerin her alanda ezilmesini en net gören, gördüğünde direten ve geri adım atmayan (inatçı) Beşikci, bu ezilmeyi mümkün kılan zihinsel geleneği görünmez kıldı.
Örneğin Beşikci, Öcalan’ın Mihri Belli, Yalçın Küçük gibi MDD ileri gelenleriyle ilişkisini tarihsel ideolojik bağlam ortaklığından şüphelenip irdelemedi.
Beşikci, analizi basitleştirerek kitlelere ulaşmayı kolaylaştırmak için ittihatçılıktan bahsetmemiş olabilir; ittihatçılık-MDD hattını açmak, meselesini hem Türklere hem Kürdlere anlatmayı zorlaştırır, sömürge çerçevesi ise daha evrensel bir dil sundu.
Beşikci Kürd acısını gerçekten gördü ama o acının köküne giden yolun bir kısmını kapatıyor ya da bilince çıkarmıyor.
Fuat Dündar’ın İttihatçılıkla ilgili çalışmalarının meseleyi kavramak için sağlam bir zemin verdiğini belirtmek gerekiyor. Ayrıca, Kürd medreseleri ve sekülerlik Bakur’u kendi ve kendisi için yapmaya yetmedi, özerk bir zemin kuramadı.
Bir Eşik Nasıl Tavana Dönüşür?
Beşikci bir tavan kurmadı ama onun açtığı eşik, aşılmadığı için tavanlaştı.
Beşikci’nin Kürdler için taşıdığı sembolik değer yani Türk olup da ağır bedeli ödemesi tavanı daha da sağlamlaştırıyor. Çünkü eleştirmek, minneti inkar etmek gibi hissettiriyor. Bu his, Türkiye tarihinde çokça örneği bulunabilir, entelektüel bağımlılığın en güçlü çimentolarından biridir.
Beşikçi’nin çerçevesi şunu sormayı zorlaştırdı: devleti ve onun Kürd politikasını mümkün kılan Türk siyasi aklının kendi içindeki kırılmalar nelerdir? İttihatçılıktan MDD’ye, MDD’den bugünkü ‘demokratik’ söylemlere uzanan hat nereye gidiyor? Bu soruları sormayan bir Kürd siyasi hareketi hemen her on yılda bir kendini aynı yerde buluyor; farklı bir dil, farklı bir ittifak, ama aynı yapısal çıkmaz. Karşısındaki yapıyı analiz ederken o yapıyı üreten zihinsel sürekliliği analiz etmeyen aynı çıkmaza geri döner, döngü sürer.
Bu sürdürülebilir görünüyor çünkü her çıkmazda dış etkenler suçlanabiliyor: Türk devleti, uluslararası konjonktür, ihanet. Bunların hiçbiri o tavanı görünür kılmıyor.
Dışarıdaki tavanlara bakılacak olursa ortak bir örüntü görülüyor. Fanon, şiddeti kurtuluşun zorunlu aracı olarak merkeze alarak bir çerçeveleme yaptı ve bu çerçeve bağımsızlık sonrası Afrika’da eleştirilmesi güç bir tavan oluşturdu. Edward Said Filistin meselesini Batı’ya taşıdı, ancak Filistinli entelektüeller onun diliyle düşünmeye başladıkça kendi iç yapılarını, kendi siyasi zaaflarını analiz etmekte zorlandı. Dışarıdan içeriye geçen her entelektüel, geçişi mümkün kılan şeyi kendi geleneğini, kendi körlüğünü beraberinde taşıyor. Ve o körlük, sunduğu açılımın içinde gömülü olduğu için görünmüyor.
Dışarıdan gelen her kurucu çerçeve, içerideki düşünceyi hem özgürleştirir hem de yeni bir sınır çizer. Beşikci’nin sömürge karşıtı dili Bakurlulara ses verdi; ama o dilin neyi göremediği, içeridekiler tarafından da görülemedi. Fanon’un şiddet tezi ve Said’in oryantalizm çerçevesi nasıl aşılması güç tavanlar kurduysa, Beşikci’nin sömürge çerçevesi de aynı paradoksu üretiyor: açtığı kadar kapatıyor.
Fanon’un şiddeti nasıl ki bağımsızlık sonrası diktatörlüklerin maskesi olduysa; Beşikci’nin sömürge tezi de İttihatçı MDD hattının Kürd hareketi içinde görünmez kalmasını kolaylaştıran bir örtüye dönüşmüş olabilir. Bu örtü günümüz gelişmeleri ve fotograflarıyla açılır gibi olmuştur.
Beşikci İttihatçılığı ve MDD’yi atladı; baktı ama ya neye baktığını tam olarak göremedi, ya da gördüğünü tam olarak söylemedi. Bu perspektif yapıya yüklenmeme izin vermiyor: Beşikci’ye bakıyoruz ve o orada duruyor, hem büyüklüğüyle hem eksikliğiyle.
Beşikci’nin sömürge çerçevesi, Kürdleri bir ‘nesne’ olmaktan çıkarıp ‘özne’ olma yoluna sokan devasa bir eşiktir.
Beşikci’nin çerçevesi tam göründüğü için tamamlanması gerektiği hissedilmedi. Bir çerçeve ne kadar açıklayıcıysa, neyi dışarıda bıraktığını o kadar iyi gizler.
Örneğin, ‘sömürge bile değil, statüsü bile yok’ cümlesindeki ‘sömürge’ kavramı yerinde, doğru bir kullanım olmayabilir ve tartışılmayı gerektirir. Etyen Mahçupyan’ın son döneme ‘neo-ittihatçılık’ demesinin de tartışılması gerektiği gibi..
Beşikci’nin ‘İlk kurşun’ ifadesi PKK’ye katılım sayısında patlamaya yol açtı; bu etkiyle Beşikci salt entelektüel değil ahlaki bir otorite de kurdu ve eleştiri neredeyse imkânsız hale geldi; tavan pekişti. Beşikci, hem entelektüel hem ahlaki otorite kurduğu için tavan çift katlı. Bu iki tavanı aşabilecek tek şey kişilikten ziyade Bakurluların eleştirel üretim koşullarının değişmesidir yani kısmi de olsa kendini yönetmenin kararlı iradesi..
Benim derdim Kürd entelektüel birikiminin bu eleştiriyi üretemediğini değil, üretilmesini engelleyen mekanizmayı tarif etmek.
Beşikci düşün dünyasındaki boşluk ile Kürd entelektüel birikiminin bu boşluğu göremeyişi aynı anda açıklanmak zorunda; biri olmadan diğeri havada kalıyor. Tavan hem üretenin çerçevesinden hem de teslim alanın kapasitesinden doğuyor ve bu ikisi birbirini besliyor. Mesele böylece Beşikci eleştirisi olmaktan çıkıp Bakur’da entelektüelin nasıl işlediğine dair bir tartışmaya dönüşüyor.
Bağımlı entelektüel üretim içeride üretmez, dışarıya yaslanır ve içeride eleştiri kuramaz. Bakurlu Kürdlerde entelektüel döngü, hem tavanı üreten hem de teslim alan tarafından birlikte örülüyor.
Bakurluların bu hattı analiz etmesi, somut olarak neyi değiştirecekti, değiştirebilir: Karşısındaki yapıyı daha net görmeyi mi, yoksa kendi içindeki birey ve yapıların ideolojik akrabalıklarını sorgulamayı mı? Bu hattı analiz eden, ‘demokratikleşme’ söylemiyle gelen her açılımın hangi paradigmanın içinden konuştuğunu okuyabilir. O hattın açığa çıkması bir hareketin hangi dille düşündüğünün göstergesidir. Çünkü karşındakini tanımak dışa dönük, kendi içini sorgulamak içe dönük bir işlem. Ama bunlar ayrı değil; çünkü kullanılan araç karşındakinden geliyorsa, onu tanıdıkça kendini de tanırsın.
MDD’deki ‘öncülük’ tezi, aslında İttihatçıların toplumu tepeden tırnağa dizayn etme iradesinin sosyalist literatürle makyajlanmış halidir. Kendine Kürd diyen herhangi bir hareketin Türk solu, sağı ile herhangi bir ortak zeminde kurduğu arka plandaki ideolojik akrabalığı sorgulanırken ittihatçılık görmezden gelinirse; devlet aklını tartışırken kullandığı araçların, aslında o aklın bir parçası olduğu gerçeğini perdeler. Ne kastedildiği belirsiz anti-emperyalizm, ilericilik ya da halkçılık gibi kavramlar, eğer İttihatçı kökenleriyle hesaplaşılmadan kullanılıyorsa, farkında olmadan o devlet aklının sınırları içinde kalınmış olunur.
Sorun ittihatçılığın analiz edilmemesi değil; analiz edilenin sonraki aşamaya taşınmaması. Beşikci çerçeveyi açtığı anda sorumluluk ondan çıktı ve Bakurluların oldu. Entelektüel tavan düşüncenin sınırı değil, düşüncenin tekrar edilme biçimidir.
Bir toplumda entelektüel tavan, yanlış analizlerden değil, yeterli kabul edilen analizlerden doğar. Tavan, yanlış olanın değil; doğru olanın sorgulanamaz hale gelmesidir. Benim MDD’ci ittihatçılığa ısrarlı vurgum işte bu tavana çarpıp duruyor.
İfade etmeye çalıştığım, basit bir ‘eksik bıraktı’ eleştirisi değil; daha çok, bir çerçevenin kendi başarısı nedeniyle aşılmaz hale gelmesidir. Beşikci’nin odağı ‘devlet aklının kökeni’ değil, ‘devletin Kürtler üzerindeki somut işleyişi ve devlet ile Kürdlerin ilişkisi’ üzerineydi.
Eğer Beşikci bilerek ya da yapısal olarak ittihatçılığı ve İttihatçı MDD’ciliği göremedi ise, Bakurluların ‘görmesi’ neden bekleniyor sorusu mümkündür. Beşikci’nin görmemesi ile Bakurluların görmemesi aynı koşuldan kaynaklanmıyor, çünkü Beşikci dışarıdan baktı, Bakurlular içinde yaşadı. İçinde yaşamak körleştirmez, aksine o geleneğin kendi üzerinde nasıl çalıştığını görmeyi zorunlu kılar; eğer bakılırsa.
Yani Beşikci tavanı kurmadı, güçlü bir tavan zaten vardı; Bakurlular Osmanlı döneminden bu yana önce İstanbul, ardından Ankara merkezli entelektüel ağlara bağımlı biçimde üretim yaptı ve bu bağımlılık ittihatçı paradigmanın içselleştirilmesini kolaylaştırdı.
Döngünün kırılamamasının en net göstergesi, eleştirinin içerikle değil kimlikle karşılanmasıdır: ‘Beşikci’yi eleştirmek kimin haddine?’ sorusu, tavanın hala zemin olarak işlediğinin itirafıdır.
Eğer Kürd siyasi aklı, eleştirdiği devletin kurucu paradigması (İttihatçılık ve onun MDD türevi) ile yöntemsel ve kavramsal bir akrabalık içindeyse, bu akıl gerçekten bir özgürleşme üretebilir mi? Yoksa ‘efendinin araçlarıyla efendinin elinden kaçmaya çalışırken’ o ele farkında olmadan hemen her on yılda bir yeniden mi düşer?
Tavanı kıracak olan ‘Beşikci ne dedi?’ sorusundan ‘Beşikci’nin eksiği neydi?’ sorusuna geçiştir.
Bakur bir taşra mı?
Kendi analizini üretmeyen her toplum, başkasının analizinin nesnesi olmaya mahkumdur; o analiz dostça olsa bile.
Bu yazı bir sonuç değil; görünmeyen tavanı görünür kılma denemesidir.
Bu yazı da bir çerçevedir; her çerçeve gibi bir şeyleri dışarıda bırakıyor. İttihatçılık ve MDD hattını tartışılır kılmanın amacı, o hattın analizini nihai bir reçeteye dönüştürmek değil; düşüncenin nerede döndüğünü, nerede takılı kaldığını sormak.. Bir tavanı görmek onu doğrudan ortadan kaldırmıyor; ama görmeden kaldırılmıyor da..
Ancak hakikat şu: tavan göründüğünde tavan olmaktan çıkar..
Kalanlar nerede takılmıştı: Ubeydullah Nehri ve Koçgiri’de mi?
Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Nerina Azad'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.
Son güncellenme: 18:47:12






























































































































































































