PKK’nin 15 Bin İnfazı ve Sessizlik

Feodal toplumda töre ne ise, PKK’de hukuk odur; ikisi de rasyonel, evrensel ve denetlenebilir değildir, gücü elinde bulunduranın kararına göredir. İtaat edilenin isteklerine göre yönlenilir. Güya modern, sol ve sivil iddialarla ortaya çıkan PKK’nin bölgenin genetik kodlarındaki o yerleşik biat ve imtiyaz kültürünü nasıl tamamen devralıp, üzerine o dönem ‘devrimci’, günümüzde ‘demokrat’ bir makyaj yaparak yaşattığını, dayattığını seyrediyoruz.

29 Mayıs 2026 - 14:27
29 Mayıs 2026 - 14:27
 0
PKK’nin 15 Bin İnfazı ve Sessizlik

Yetkisiz bir gücün göstermelik mahkemelerle birini ‘suçlu’ ilan edip öldürmesi cinayettir.

Yargılama yetkisini de ‘halktan’ aldığını iddia eden PKK’nin, ‘PKK mahkemesi’ adı altında yürüttüğü cinayet mekanizmasını ve kurbanlarını bilmek hem öldürülenleri ve öldürülme biçimlerini unutturmaz, kolektif hafızamıza eklenir, hem de başka yapılar da benzerini denediğinde toplumsal refleks oluşturabilir.

PKK infazları anlatılırken ‘savaş gerçekliği ve koşullar gereği PKK’nin hakkıdır, PKK haklıdır, yapılması gerekirdi ancak bazen yanlış kararlar da verildi!’ gibi bir kabulden hareket edenlerimiz var.

PKK, Kürdleri tarihsel itirazlarından ve güvence talebinden saptırmakla, araçsallaştırmakla zaten Kürd siyasi kapasitesini bilinçli olarak engellemiş oldu ve bunu sürdürmeyi aşama aşama kendi iktidarını sürdürmenin güvencesi haline getirdi (hegemonik parazitizm). Böylece, PKK’nin ‘olmazsa olmaz öncü ve garantör’ konumu zayıflamasın diye Kürd siyasi özgüveni, örgütlü sivil hareketi, bağımsız hukukçuları zayıflatıldı, legal alan tekelleştirilerek inisiyatifsiz bırakıldı.

‘Anti-feodal’ PKK’nin ‘mahkemeleri ve cezaevleri’ hiçbir zaman evrensel hukuk prosedürünü uygulamadığı ve denetime kapalı olduğu için yapılan her yargılama yargısız infazdır: bu basit kabul olmaksızın sağlam zemin oluşmaz ve duygusallık gerçeği görmeye engel olur. Selim Çürükkaya’nın, Hasan Yıldız’ın bu konudaki çalışmaları tanıklıklarla, belgelerle bir dönemin normalleştirilmesine, çarpıtılmasına, başkalaştırılmasına, sessizlik içinde geçiştirilmesine engeldir.

Bu, Ferit Uzun’dan Mehmet Şener’e, Lamia Baksi’den Hikmet Fidan’a adı bilinen, bilinmeyen on binlerce insanımızın öyküsüdür. PKK’nin ‘sorunlu’ gördüğü kişilerden kurtulmak için çatışmaya sürdükleri de bu kapsamdadır. Diğer örgüt üyeleri ve sempatizanları da yönteminden emin ve uygulamada tereddüt etmeyen bu operasyonel yapının kurbanı oldu. Ayrıca, bir belediye başkanının PKK komiseri tarafından yargılanma deneyimi edindiği iddiası basına yansımıştı.

Bu trajik süreci ve sonuçlarını baroların, hukukçuların, stk’ların, aktivistlerin ‘yeterince’ görmemesi, ilgilenmemesi de Bakur normali olabilir çünkü feodal ahlak ve feodal hukuk göremez; anlatılsa, ispatlansa da feodal çıkarlar gereği ilişkisini koparamaz, önlem alamaz. Dahası, ‘kalıntısı’ değil feodal ilişkiler ve süreçlerin ‘kendisi’, devrimci ahlak ve adalet dönemini kapatıp, ‘demokratik’ modernitenin ahlak ve hukuk sistemine hızla geçiş yaptı, hazır.

PKK’nin yargı kültürünü içselleştirmiş kişi ve yapıların ne kadar sivil olacağını, PKK’nin lağvından sonra siyasete katılma hazırlığının mevcut sivil görünümlü yapılara etkisini şimdiden tartışmak da Bakur’un ilgi ve önlem alanı olamıyor.

Totaliter yapılar, ideolojilerinden bağımsız olarak benzer klasik yöntemlerle hareket eder: mutlak itaat talebi, sorgulanamaz liderlik, hain/ajan/kontra yaftalaması ve yargısız infaz.

Totaliter sistemde dışarıdan gelen herhangi bir bilgi içeri giremez; içeriden çıkan her soru ve açılım, sistemi doğruluyor gibi gösterilir.

Gerçekte bu yazıda tartışılan yalnızca PKK değildir; 1970’lerin diğer örgütleri de benzer totaliter eğilimler taşımış, bunun somut örneklerini sergilemiştir. Bu karşılaştırma, örgütlerin, belki de bireylerin yapısal uyumluluğu ve koşullara elverişliliği açısından ayrı bir analizi hak etmektedir. 

Bununla birlikte PKK, söz konusu eğilimleri kurumsallaştırmış ve dünyanın en ağır iç tasfiye süreçlerinden birini sistematik biçimde sürdürmüştür.

Modern dünyada illegal silahlı grupların verdiği yargı kararları uluslararası hukuk açısından yargısız infaz, yaşam hakkı ihlali ve bazı koşullarda savaş suçu ya da insanlığa karşı suç kapsamına girer. Bu nedenle PKK’nin mağdur ettiklerini anmak, haklarını savunmak ve silahlı illegal yapıların ve buna angaje olmuş zihniyetin adalet dağıtamayacağını söylemek yalnızca hukuki değil, tarihsel bir sorumluluktur.

Modern hukuk düzeninde cezalandırma, yargılama ve infaz yetkisi ancak meşru, şeffaf, bağımsız ve hukuk normlarına bağlı, denetime açık yetkin mahkemelere aittir. PKK’nin sözde ‘mahkemeleri’ bu ölçütlerin hiçbirini karşılamamıştır. Bu nedenle örgütün kendi içindekilere ya da sivillere yönelik gerçekleştirdiği infazlar, ajanlık/hainlik suçlamaları ya da ‘ceza’ adı altında yürüttüğü uygulamalar hukuki açıdan yargısız infaz ve yaşam hakkı ihlali niteliğindedir.

Feodal Adaletin ‘Devrimci’ Maskesi

PKK’nin bir kişi hakkında ‘hain, kontra ya da ajan’ diyerek ceza verme ya da infaz uygulama yetkisini kabul eden anlayış sorgulanmak zorundadır. ‘Yanlışlıkla’ cezalandırılan insanların sonradan ‘suçsuz’ olduğunun anlaşılması ve PKK’nin özür dilemesi bile kimi zaman meşru bir norm gibi sunulmaktadır. Oysa temel mesele şudur: PKK’nin böyle kararlar verme yetkisi yoktur.

PKK’nin sözde ‘mahkemelerini’ veya ‘ceza/ödül’ mekanizmalarını meşru gören yaklaşım, bundan sonra da gücü eline geçiren yapıların kendilerini adalet merciine dönüştürmesini normalleştirir. Geçmişte ‘devrimci adalet’ adıyla sunulan anlayış, hukukun ve insan onurunun askıya alınmasına; evrensel hukukla bağın kopmasına, buna aşinalığa hizmet etti.

Bakur’da belirli sol-totaliter anlayışların etkisiyle üretilen bu ‘devrimci adalet’ söylemi, örgüt içi tasfiyeleri meşrulaştıran ve bir kesimin mutlak itaatini güçlendiren bir araç işlevi gördü. O dönemin ağır koşullarında sorguda, cezaevinde ya da dağda kırılan, korkan, hata yapan insanlar oldu. Ancak asıl sorgulanması gereken; bireyin kırılması değil, onu bu durumlara sürükleyen ve ardından yargılayıp infaz eden mekanizmadır.

Asimetrik Hukukla Dokunulmazlar

Bu sözde adalet mekanizmasının gerçekte bir yargı sistemi değil, bir güç ve beka aygıtı olduğunun en açık göstergelerinden biri de liderlik kadrolarının fiili dokunulmazlığıdır. PKK mahkemelerinin meşruiyetsizliğinin en açık kanıtı, özellikle Öcalan ve Kalkan’ın da içinde bulunduğu Ankaralılar grubuna hiç uygulanmamış olmasıdır. Yapı, kadın erkek donuk göz teması dahil katı kuralları alt kadrolara ve savunmasız insanlara karşı acımasızca uygularken; Öcalan’ın söylem değişiklikleri ve ‘teslimiyet/malumun ilanı’ beyanları ile Kürd şehirlerini hendeklerle enkaza çeviren örneğin Duran Kalkan’ın kararları aynı ölçüde sorgulanmamıştır. Bu durum, ‘devrimci adalet’ söyleminin çoğu zaman evrensel hukuk ilkelerinden çok örgüt liderlerinin çıkarlarını koruyan bir işlev gördüğünü ortaya koymaktadır.

Çocuklara ‘genç’ diyerek ellerine silah verip ve yerdeki taşı işaret edip çatışmaya sürerek ölmesine neden olan Öcalan’ın bizzat mahkemede andığı 15 bin iç infazla katledilmiş insanımızın haklılığı, haksızlığı, suçlu olup olmadığı hala gayrimeşru bir zeminde tartışılmaktadır. Bu da söz konusu anlayışın devam ettiğini göstermektedir.

Kendisini otorite, yargı mekanizması veya adalet dağıtıcı olarak konumlandıran illegal yapıların bu rolü üstlenmesi kabul edilemez. Sorun yalnızca geçmişle sınırlı değildir. Geçmişte hukuk dışı yöntemleri normalleştiren, sineye çeken bir toplumsal zihniyet, yarın başka radikal yapıların benzer uygulamalarına da kolayca uyum sağlayabilir. Sivil toplum, sivil bireyler açısından asıl tehlikelerden biri budur.

Kürd toplumunun 1970’lerden itibaren legal, örgütlü ve şiddet dışı bir sivil güç haline gelememesi önemli tarihsel sonuçlar, kayıplar doğurdu. Kendini ‘öncü’ olarak dayatan yapıların ve aktörlerin geçmişle yeterli bir özeleştiri yapmaması, Bakur’da neden kalıcı ve koruyucu demokratik, çağcıl dönüşümlerin üretilemediğini açıklayan unsurlardan biridir. Devlet şiddeti, kontrgerilla, işkence, koruculuk, köy yakmaları ve kitlesel yerinden edilmeler elbette bu tarihin parçasıdır; ancak devlet şiddeti PKK’nin hukuk dışı yöntemlerini meşrulaştırmaz. Bu nedenle de Apocu hareket inşacı değil, operasyoneldir.

Türkiye hukukunu reddettiğini söyleyen PKK’nin, evrensel hukukla bağdaşmayan, ihlal eden, çiğneyen iç infazlarını, ‘iade-i itibar’ mekanizmalarını ve özür süreçlerini normal kabul etmek; bu otoritenin zihinsel etkisini yeniden üretmek anlamına gelir. Birkaç kararda ‘hatayı’ kabul etmek, diğer kararları haklı ve sonuçlarını meşru kılmaz. Demokratikleşme ve özgürleşme ancak bu tür hukuk dışı ‘yargı’ anlayışlarının sorgulanması ve aşılmasıyla mümkündür.

Bir insan öldürüldükten ya da itibarı zedelendikten sonra ‘yanlışlık olmuş’ denilerek meselenin kapatılması, insan hayatının araçsallaştırıldığını gösterdi. Hukuk devletinde ya da evrensel hukuk zemininde hata soruşturulur ve tazmin edilir; illegal yapıların karanlığında ise hata, keyfi gücün parçası haline geldi.

PKK, baskıya, zorbalığa, yasaklara direnen, hakları için ölen, cezalar alan Kürdlerin fedakarlığını kendine hegemonya kurmak için kullandı; inşa için değil operasyonel amaçlar için kullandı. Bu sistem, kısa ancak altüst edici, yıkıcı dönem boyunca çalıştı da. Çoğu insan PKK’nin kendisini damgalamasından çekindi. Legal alan bundan kendini kurtaramadı, koruyamadı, direnmedi. Bu psikoloji bile başlı başına bir şiddet ve otorite aracı, kılıcı oldu. PKK’nin hataları görünmez, dile getirilmez, sorgulanmaz oldu.

Otoriter yapılara bağlılık feodal toplumlarda çoğunlukla ideolojik değil, psikolojik ve sosyal köklüdür. Bu kökler sayesinde legal alan kapılarını, koridorlarını, katlarını, odalarını illegaliteye açtı, otoritere koşulsuz itaat ideolojik olmaktan çıktı psikolojik ve sosyal köklere ulaştı ve devinime kapandı. Yaygınlaşan suskunluk, hedeflere ve sonuçlarına sorgulamayı izole etti.

Sorun yalnızca geçmişte yaşanan infazlar değildir; hukuk dışı otoritenin toplum içinde meşru görülmeye devam etmesidir. Demokratikleşme ancak hiçbir örgütün, liderin, ideolojinin kendisini evrensel hukukun yerine koyamayacağının kabul edilmesiyle mümkündür.

Savunmaya Geçmeden Düşünebilmek

Bu yazı, ‘PKK yanlış yaptı’ cümlesini irdeleyerek soyut eleştiriyi değil, somut hayatlardan olan ‘Ferit Uzun, Lamia Baksi kimdi, ne oldu?’ ve ‘Sen, ben, biz ne yaptık?’ sorularını ortaya koyuyor.

Feodal toplumda töre ne ise, PKK’de hukuk odur; ikisi de rasyonel, evrensel ve denetlenebilir değildir, gücü elinde bulunduranın kararına göredir. İtaat edilenin isteklerine göre yönlenilir. Güya modern, sol ve sivil iddialarla ortaya çıkan PKK’nin bölgenin genetik kodlarındaki o yerleşik biat ve imtiyaz kültürünü nasıl tamamen devralıp, üzerine o dönem ‘devrimci’, günümüzde ‘demokrat’ bir makyaj yaparak yaşattığını, dayattığını seyrediyoruz. Feodalizmi tasfiye ettiğini söyleyen bir yapının, feodalizmin en rafine, en acımasız ve totaliter versiyonunu yaşıyoruz ancak buna maruz kalan fark edemediği için döngüyü kıramıyoruz.

Döngüyü kırmak için birkaç bireyin fark etmesi değil, bu fark etmeyi somutlaştıracak kamusal bir söylemin ve kurumun oluşması gerekiyor. Bu noktadaki tıkanmanın nedenlerini daha önceki yazılarımda da irdelemeye çalıştım: ‘özgürleştirici bir kurum, özgürleşmemiş bir toplumsal zeminden nasıl çıkar?’


Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Nerina Azad'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.
Bu yazı toplam 4085 kişi tarafından görüldü.
Son güncellenme: 17:29:07