İlber Ortaylı’nın Açıklamaları Üzerine, Yüz Yıldır Bu Topraklarda Irkçılık Hiç Bitmedi…
'' Ortaylı, Anadolu’nun Türkleştiğini; Anadolu’nun doğusunun, güneydoğusunun (resmi ifadeyle “Doğu Anadolu”, “Güneydoğu Anadolu”), her türlü ırkçı uygulamalara karşın hâlen Türkleşmediğini görüp bu öneriyi getiriyor. ''

Tarihçi İlber Ortaylı, 24 Ağustos 2025 tarihli Hürriyet gazetesindeki köşesinde “Su Savaşları” başlıklı bir yazı yazdı. Aynı gün ve sonraki gün, bu konudaki konuşması, çok sayıda tv ve internet sitesinde de yayımlandı. Ortaylı, “Fırat-Dicle havzasına, Kürdlerin atalarının binlerce yıldır yaşadığı ve hâlâ yaşamakta olduğu topraklara Uygur ve Kırgızların getirilmesini” önererek şöyle diyor:
“Fırat ve Dicle havzası, Türkiye için hem teknik hem demografik hem de siyasi açıdan hayati önem taşır. Burada boşalan köyler, vakit kaybetmeden Asya’daki kardeş potansiyel nüfusla doldurulmalıdır. Çin’in nükleer denemeleriyle yıpratılan bereketli Uygur bölgesinin çalışkan çiftçileri getirilmelidir. Hayvancılık konusunda uzman Kırgızların da bu topraklarda faaliyet göstermesi gerekir.”
Türkiye’de Kürd gerçeğini bilen herkes bu ifadelerin ne anlama geldiğini iyi bilir. Ortaylı, Anadolu’nun Türkleştiğini; Anadolu’nun doğusunun, güneydoğusunun (resmi ifadeyle “Doğu Anadolu”, “Güneydoğu Anadolu”), her türlü ırkçı uygulamalara karşın hâlen Türkleşmediğini görüp bu öneriyi getiriyor. Daha önce de başkaları, buna benzer önerilerde bulunmuşlardı.
İttihatçıların 1908 II. Meşrutiyet sürecinde iktidara gelmesiyle, Osmanlı son döneminde başlayan ve Türkiye Devleti’nin kuruluşundan sonra hep devam eden etnik temizlik ve asimilasyon uygulamaları, günümüze kadar devam etti. Rumların, Ermenilerin, Kürdlerin ve diğer etnik kimliklerin başına neler geldiğini, genel kamuoyu bilmektedir. Talat, Enver, Dr. Bahaddin, Dr. Nazım, Şükrü Kaya, Akçura, Mehmet Ziya (Gökalp) gibi ırkçı İttihatçı liderlerin önderliğinde 1908-1918 yılları arasında uygulanmaya başlanan ve günümüze kadar uzanan etnik temizliğin, dünyada örneği yoktur. Ermeniler sürüldükten ve Rumlar gönderildikten sonra, İttihatçıların hedefi,Kürd ulusal varlığı oldu. Kürdleri asimile etme politikasının bir sonucu olarak, önce İttihatçılar, sonra Kemalistler, yukarıda Ortaylı’nın söylediklerine benzer ifadelerin daha fazlasını söylediler, uyguladılar.
Türkiye Devleti’nin kurulmasından sonra, erken dönemde, Türk Tarih Tezi doğrultusunda, Kemalist ideolojiye bağlı, Mahmud Esad Bozkurt,Şevket Aziz Kansu, Hasan Reşit Tankut, Afet İnan, … gibi nice ırkçılar ortaya çıktı.[1]Türk ırkçılık anlayışı, belirli kişilerle sınırlı değil, Türkçülük Tezi, “Türklük Sözleşmesi” esasları içinde hep vardı. Daha önce de Kürdlerin yaşadığı bölgelere defalarca, Türk kökenli olduğu belirtilen gruplara gönderildi; hepsi de güçlü Kürd kültürü ve dili karşısında dayanamadı. Bazen hayıflandıkları, ters asimilasyon durumları da oldu!..
Türk ırkçılığı, erken cumhuriyet döneminden sonradadevam etti. 1944 yılında “Irkçılık-Turancılık Davası”nda bazı anlı şanlı Türk ırkçıları, o günün koşullarında ceza da aldılar. Bunlardan ikisinin, 1962 ve 1967 yıllarında yazdıkları, bugün İlberOrtaylı’nın söylediklerinden farklı değil. Günümüzdeki Ortaylılara gelinceye kadar, nice “büyük” Türk ırkçısı var; şekil-A, B, C’de görüldüğü gibi!..
1962 yılında, Millî Yol adlı dergide, İsmet Tümtürk[2] imzasıyla yayımlanan DOĞU’NUN DERDİNE ÇARE başlıklı yazıda şöyle deniyordu:
“… Jandarma, ordu birlikleri boşuna taban tepip dururlar ve hiçbir şey değişmez. Oraları iyi bilenler, bu hali çaresiz sayarlar. Coğrafya, iklim şartı, dağların durumu, yol durumu vs. bugünkü hali mukadder kılıyor derler. O topraklar, harita üzerinde bizimdir. Hakikatte değildir. Oralarda yalnız devlet nizamları değil, Türklük de iğretidir. Daha doğrusu yok gibidir. O çorak, sarp, dağlık yerler yalnız devletin parasını yer, o kadar. Ve boşuna yer: Onlardan devlete ne sevgi ne saygı ne destek ne de kuvvet gelir. Hâlbuki bu durumun bir çaresi vardır. Keskin kılıç gibi müessir, Kristof Kolomb’un yumurtası kadar açık ve kolay bir çare: Oraya Kazak, Kırgız göçmenlerini silahları ile olduğu gibi yerleştirmek …”[3]
1967 yılında ise meşhur Türk ırkçısı Nihal Atsız[4] daÖtüken dergisinde, ırkçılığın destanını yazıyordu. Atsız, uzun yazısının bir bölümünde şöyle diyordu:
“50 bin geri Kürdün yaşadığı ve Barzanî’ye silah kaçakçılığı yaptığı o geniş bölgeye Çingeneleri yerleştirip kaynaştırsak gelecek yüzyılda kim bilir ne insan güzeli vatandaşlar kazanırdık!.. Türkiye’deki azınlıklar yalnız Araplarla Çingeneler değildir. Bir de Kürt vatandaşlar vardır ki sayı bakımından hepsinden üstün ve dışarıdan desteklenmesi bakımından hepsinden talihli olduğu için üstünde durulmaya değer…
Kürtler, Türk veya Turanlı değildir. Buz gibi İranlıdır… Kürtler batı dağlarında kalmış birtakım Farslardır.Zaten birbirince anlaşamayan dört beş ağızla konuşan ve kendilerini Kırmanç ve Zaza diye iki gruba ayıran bu toplulukları ‘Kürt’ diye birleştiren bizleriz...
Evet… Kürt kalmakta direnir, dört beş bin kelimelik o iptidaî dilleriyle konuşmak, yayın yapmak, devlet kurmak istiyorlarsa gidebilirler. Biz bu toprakları oluk gibi kan dökerek; Gürcülerin, Ermenilerin, Rumların kökünü kazıyarak aldık…
Bazı yerlerde yüzde yüz çoğunlukta olsalar bile Türkiye’nin herhangi bir bölgesinde devlet kurma onlar için hayal olarak kalacaktır; Yunanlıların Bizans, Ermenilerin Büyük Ermenistan hayalleri gibi… Onun için, Türk milletinin başını belaya sokmadan, kendileri de yok olmadan çekip gitsinler. Nereye mi?Gözleri nereyi görür, gönülleri nereyi çekerse oraya gitsinler. İran’a, Pakistan’a, Hindistan’a, Barzani’ye gitsinler. Birleşmiş Milletlere başvurup Afrika’da yurtluk istesinler. Türk ırkının aşırı sabırlı olduğunu, ayranı kabardığı zaman Kağan Arslan gibi önüne durulmadığını, ırkdaşları Ermenilere sorup öğrensinler, akılları başlarına gelsin… Nihal Atsız”[5]
Tümtürk, Kırgızları silahlarıyla; Ortaylı, Kırgızları hayvancılık için bölgeye yerleştirelim derken Atsız, bölgeye Çingenelerin yerleştirilmelerinden söz ediyor. 1962’den, 1967’den 2025’e Türk ırkçılığında gelişme var!..
Kürd Yükseköğrenim Kültür Derneklerinin Anlamlı Tepkisi
Bu tür yazı ve açıklamalar; 1962’de olmasa da 1967 yılından itibaren, Kürd üniversite gençliğinin, Kürd aydınlarının, yerel siyasi yöneticilerin, hatta Kürd köylülerin tepkisine neden oldu. Atsız’ın, sadece birkaç cümlesini aldığımız yukarıdaki yazısı, adeta bardağı taşıran son damla oldu. Devlet yöneticileri ve bu tür şeyleri yazanlar, farkında mıydı, değil miydi bilmem ama bilimin şaşmaz gerçeği, bu olayda da kendini gösterdi. Isaac Newton’un mekanikteki etki-tepki yasası, bir sosyal olayda da kendini gösterdi; etki, tepki yarattı. Bu tepki, yeniden Kürd uyanışına tetikleyen önemli bir etken oldu…
Ötüken ve Millî Yol dergilerinde yayımlanan bu yazılardan sonra ilk tepki, Kürd yükseköğrenim gençliğinden geldi. Ankara’da yükseköğrenim gören gençlerin bir yıl önce oluşturduğu ve kısa adı KAKolan, illegal Koma Azadîya Kurdîstan grubu üyeleri,Ali Beyköylü (1941-2018), Hikmet Buluttekin (1943-1971), Ahmet Kotan (Reşo Zilan), M. Ali Dinler (1937-2012), Mesut Uysal (1943-2018) ve Mehmet Çadırcı adlı Kürd öğrenciler önderliğinde, “KAMUOYUNA, KİM KİMİ KOVUYOR? HODRİ MEYDAN” başlığıyla bir cevap metni (bildiri) hazırlanıp, imzaya açıldı. Bildirinin bir bölümünde şöyle deniyordu:
“Kim kimi yok ediyor? Kim kimin başını belaya sokuyor? Ve de kim kimi kovuyor?.. Tarihin en eski çağlarından beri bu topraklar üzerinde yaşayanları, bu topraklardan kovacak bir kuvvet ne olmuş ne de olacaktır. Asıl kovulacaklar halkları birbirine düşürmek emelinde olan hayalperestlerdir...”[6]
Metni, aşağıda adları yazılı, Ankara’daki on dokuz Doğu ve Güneydoğu il ve ilçe, yüksek tahsil, kültür ve dayanışma derneği imzaladı: AĞRI Yüksek Tahsil Talebe Derneği Ankara Şubesi, BATMAN Petrol Yüksek Tahsil Talebe Derneği, BİNGÖL Kültür Derneği, BİTLİS’i Kalkındırma ve Tanıtma Derneği, CİZRE Kültür Cemiyeti, DİYARBAKIR Kültür Derneği, ELÂZIĞ Yüksek Tahsil Talebe Derneği, ERZURUM Öğrenci Yurdu, HAKKÂRİ Kültür Derneği, HINIS Kültür ve Okutma Derneği, KAHTA Kültür Derneği, KARLIOVA Kültür-Tanıtma ve Yardımlaşma Derneği, MARDİN Kültür Derneği, MUŞ Kültür Derneği, SİVEREK Kültür Derneği, TUNCELİ Kültür Derneği, URFA Öğrenci Yurdu, VAN’LI Öğrencilere Yardım Derneği, VARTO Kültür-Tanıtma ve Yardımlaşma Derneği.[7]
O dönemde, yükseköğrenimdeki Kürd gençlerinin en önemli örgütlenme aracı, il, ilçe veya bölge adlarıyla kurulan bu kültür ve dayanışma dernekleriydi. İstanbul ve Diyarbakır’da da yukarıdakine benzer açıklamalar yapılırken Ankara’da karşıt bir bildiri yayımlandı ve bu bildiri iktidar yanlısı basın organlarında genişçe yer aldı. Basında yer alan bu bildiriye karşı, yukarıda adı geçen dernekler, tekrar bir araya gelerek bir basın açıklaması yaptılar.
“Atatürk Üniversitesi Ziraat Fakültesi Fikir Kulübü”, “Atatürk Üniversitesi İktisat Fikir Kulübü”, “Tunceli Yüksek Tahsil Talebe Cemiyeti“ ve “Güney Doğu Yüksek Tahsil Talebe Cemiyeti” adındaki dört öğrenci örgütü de bu ırkçı-faşist tutumu kınayan ayrı bildiriler yayımladılar. [8]
Altmışlı yıllarda bu ırkçı yazılar yazılırken bunlara karşı çeşitli Kürd kesimlerinden tepkiler çığ gibi büyüdü. Kürd öğrenci derneklerinin bildirilerinden başka, 1967’de yaygın Doğu Mitingleri düzenlendi. Etkiye karşı tepki gelişti ve Yeniden Kürd Uyanışı denilebilecek gelişmeler oldu. Bu mitinglere, öğrencilerden çok, Kürd halkının değişik kesimlerinden büyük katılımlar oldu. 1967 yılındaki seri Doğu Mitinglerinin benzeri mitingler, 1969 yılında da devam etti ve aynı yıl (1969), DEV-GENÇ’ten bağımsız olarak, Kürd yüksek öğrenim gençliğinin öncülüğünde, kısa adı DDKO olan, Devrimci Doğu Kültür Ocakları kuruldu.[9]
Türkiye’de, Kürdlerin 1984’e kadar mücadele vermediği iddiaları var. Böyle düşünenlere, 1959 yılında 49’lar Davası ile başlayan süreci; 23’ler Davası’nı, TKDP’yi, TİP’i, YTP’yi, 1967-1969 Doğu Mitinglerini, 1969 DDKO’yu, 12 Mart 1971 Darbesi sonrasındaki renk renk örgütleri, Diyarbakır dahil baz belediyelerin bağımsız Kürd adaylarıyla kazanılmasını ve 12 Eylül 1980 Darbesi sırasında Kürdlerin verdiği mücadeleleri incelemelerini öneririm. Bazı hata ve eksiklere karşın bu sürecin Kürd ulusal mücadelesinde önemi büyüktür. Son dönemlerde bu konuda pek çok kaynak yayımlandı.
Bu topraklarda Türk Irkçılığı bitmezse Kürd Ulusal Mücadelesi de bitmez…
/CT/
[1] Bakınız, Emine Erden Kaya, Erken Cumhuriyet Dönemi Ulus İnşa Sürecinde Irk ve Irkçılık (1923-1938), Akademik Hassasiyet Dergisi, 2015, Sayı: 3
[2]İsmet Tümtürk (1916-1998), 1944 yılında “Irkçılık-Turancılık Davası”nda yargılandı. Anne tarafından Bedirhanlardan olduğu belirtilen ünlü şair Cenap Şehabettin’in (1870 Manastır-1934 İstanbul) oğludur.
[3] Milli Yol dergisi 20 Nisan 1962, Sayı: 13
[4]Hüseyin Nihal Atsız (1905-1975), Alparslan Türkeş’le birlikte, 1944 yılı “Irkçılık-Turancılık Davası”nda ırkçılıktan hüküm giydi. Türkiye’de kafatası ölçümü için alet yaptıran kişidir. Aynı zamanda, daha iki yaşında iken adına ırkçı bir mektup yazdığı (mektup için bakınız; Temel, age, s. 199-200) ve demokrat kimliğiyle bilinen şair-gazeteci Yağmur Atsız’ın (1939-2023) babasıdır!..
[5] Ötüken dergisi, Nisan 1967, Sayı: 40.
[6] Metnin tamamı için bakınız: Mehmet Malmîsanij, Antikurdolojiden Kurdolojiye Giden Yol ve İSMAİL BEŞİKÇİ, Vate Yayınevi, 2010, s. 40 (Orijinal metnin fotokopisi) ve Temel, age, s. 197-199
[7] Malmîsanıj, age, s. 41
[8] Bu yazılar ve bildiriler için bilgi: Celâl Temel, 1959’dan 1984’e Türkiye’de KÜRDLERİN SİLAHSIZ MÜCADELESİ, İsmail Beşikci Vakfı Yayınları, 2020 (2. Baskı), s. 194-205 ve Malmîsanij, age.
[9] Temel, age, s. 205-236
Son güncellenme: 15:59:51