Halep’te Kürdlere Yönelik Cihatçı Saldırılar ve Demografik Değişim
''Türkiye’nin Suriye üzerindeki jeostratejik hesaplarının merkezinde Kürd meselesi yer almaktadır. Ankara’nın uzun vadeli hedeflerinden birinin Halep’i kendi etki alanına dahil etmek olduğu, Kürd bölgelerinin demografik yapısının bilinçli biçimde bozulmasıyla daha görünür hâle gelmiştir.''

Halep’in Kürd yoğunluklu Eşrefiyê ve Şêx Meqsûd mahallelerine yönelik saldırılar, Kürd halkı ve dostları açısından artık “bardağı taşıran son damla” olarak görülmektedir. Halep saldırısı Kolonyalist devlet organizeli etnik bir soykırım planıdır. HTŞ, SMO şemsiyesinde birleştirilen yabancı cihatçılardan oluşan silahlı grupların Kürd sivillere karşı uyguladığı ağır saldırılar, yalnızca askeri bir operasyon değil, açık bir demografik değişim ve insanlığa karşı suç niteliği taşımaktadır. Birleşmiş Milletler (BM) ve uluslararası platformlara taşınmalıdır.
Bu saldırılar ilk kez Kürdistan’ın dört parçasında Kürd karşıtlığından ısrar eden rejimlerle Kürd halkı arasında toplumsal ölçekte bir kopuş hissi belirginleşmiş ve bağımsız bir Kürdistan fikri daha geniş kesimlerde somut bir siyasal talep hâline gelmiştir. Kürdistan toprakları üzerinde oturan kolonyalist rejimlerin kuşatma stratejisi, cihatçı vekil güçlerin Kürdlere karşı kullanılması ve Kürdlerin “bölücü” olarak propaganda edilmesi ciddi bir paradoks halini almış.
Türkiye devleti, İran’ın bölgede göreli olarak etkisiz kaldığı bir dönemde, Kuzey Kürdistan’da daha “sofistike” yöntemlerle-yani içerden denetim ve asimilasyon yoluyla-yayılma politikası izlerken; Rojava’da ise doğrudan askeri ve paramiliter araçlara dayalı bir kuşatma stratejisi uygulamaktadır. Halep’in Eşrefiyê ve Şêx Meqsûd bölgelerinde SMO, HTŞ, Hemsat ve Sultan Murat gibi yapılar altında örgütlenen binlerce DAİŞ kökenli cihatçı çete kullanılarak Kürdlere karşı sistematik bir saldırı yürütülmüştür.
Bu süreçte Halep’in Kürd yoğunluklu mahallelerinde ağır yıkım yaşanmış, iki yüz bini aşkın sivil tehcire zorlanmış, kadınlar, çocuklar ve yaşlılar dahil olmak üzere çok sayıda insan hayatını kaybetmiştir. Kürdlere karşı türk dronelerin kullanılması, kadınlarının özel timlerinin denetimi altında öldürülmesi, karınların deşilmesi, organların kesilmesi ve binalardan aşağı atılması, bu saldırıların münferit değil, örgütlü ve planlı olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.
Uluslararası sessizlik bir suç ortaklığıdır. Amerika Birleşik Devletleri ve Batılı devletlerin, Halep’te yaşanan bu ağır ihlallere karşı hâlâ kayda değer bir tutum almaması, Kürd toplumunda derin bir kaygı ve güvensizlik yaratmıştır. Bu sessizlik, yalnızca politik bir tercihi değil, aynı zamanda bölgedeki güç dengelerinin Kürd halkı aleyhine nasıl kurulduğunu da göstermektedir.
Bu bağlamda, başına uzun yıllar on milyon dolar ödül konulan Muhammed Culani’nin (Ahmed Şara), DAİŞ ve El-Kaide devamı niteliğindeki HTŞ’nin lideri olarak, 27 cihatçı grubun oylarıyla fiilen Suriye’de meşrulaştırmaya çalışılması başlı başına bir paradokstur. Daha da çarpıcı olan, bu ödülü koyan ABD’nin, Culani’yi Washington’a davet eden taraf olmasıdır.
HTŞ’nin yönetici ve kadrolarının, sayısız katliamdan sorumlu isimlerden oluştuğu ve Türk devleti tarafından Kürdlere karşı vekil güç olarak kullanıldığı; başta ABD, İngiltere ve Avrupa Birliği başkentleri olmak üzere herkes tarafından bilinmektedir. İdlib’in uzun süredir Türk ordusunun denetiminde, HTŞ ve diğer yabancı İslamcı terör gruplarının ana karargâhı olarak kullanılması bu gerçeği teyit etmektedir.
Londra’nın HTŞ ile ilişkilerini resmen kabul etmiş olması, Katar ve Suudi Arabistan’ın bu yapılara sağladığı mali destek ve tüm bunların ABD’nin bilgisi dışında gerçekleşmemesi, meselenin ne kadar uluslararası bir boyuta sahip olduğunu göstermektedir. Culani’nin Doha ve Riyad’ın girişimleriyle Trump ile görüştürülmesi ve bu görüşme öncesinde milyarlarca dolarlık silah ve uçak satışlarının yapılması, Suriye sahasındaki pazarlıkların niteliğini açıklamaktadır.
Halep Saldırısı ve Türkiye’nin Rolü
Türkiye’nin Suriye üzerindeki jeostratejik hesaplarının merkezinde Kürd meselesi yer almaktadır. Ankara’nın uzun vadeli hedeflerinden birinin Halep’i kendi etki alanına dahil etmek olduğu, Kürd bölgelerinin demografik yapısının bilinçli biçimde bozulmasıyla daha görünür hâle gelmiştir.
Ankara Kürdlere tuzak kurdu. Bir yandan Kuzey Kürdistan’da “barış” söylemleriyle toplumu beklentiye bırakırken, diğer yandan Rojava Kürdistanı’nı, HTŞ ve SMO gibi cihatçı terör gruplarıyla saldırı hedefi haline getirmektedir. Devlet Bahçeli ve Erdoğan rejiminin Öcalan ve DEM üzerinden yürüttüğü “kardeşlik, çözüm” söylemi Rojava Özerkliğini, kazanımlarını tasfiye stratejisidir. Halep’teki Kürd katliamına doğrudan uzanan aynı çizginin parçalarıdır.
Türkiye’nin HTŞ ile Halep’te Kürd mahallelerine yönelik saldırı, politikası, Paris toplantısından önce planlanmıştı. Hakan Fidan'ın da bir biçimde bulunduğu 6 Ocak Paris toplantısı, İsrail'in toprak talebinin kabulu ile Halep saldırısına yeşil ışık oluyor. Toplantı: Suriye Dışişleri Bakanı Esad Şeybani, İsrail'in Washington Büyükelçisi Yechiel Leiter başkanlığındaki heyet ve arabulucu Tom Barrack, Trump'ın danışmanları Steve Witkoff ve Jared Kushner İn katilimi ile gerçekleşiyor.
Bilindiği üzere DSG Genel Komutanı Mazlum Abdi’nin de yer aldığı Özerk Yönetim heyeti ile Şam yönetimi, 4 Ocak’ta ABD gözetiminde ademi merkeziyet temelinde görüşmeler yapmış ve anlaşmaya varmıştır. Ortak açıklama beklenirken, Türkiye’nin müdahalesiyle-Hakan Fidan'ın düdüğü sözde Şam’ın dışişleri bakanı Şebani aracılığıyla-bu süreç sabote edilmiş ve hemen ardından Halep saldırısı başlatılmıştır.
Türkiye’ye bağlı SMO, Sultan Murat ve Hemsat gibi gruplar, İngiltere’nin terör listesinde yer almalarına rağmen HTŞ üniformaları giydirilerek Halep’e sürülmesi bir skandaldır. Bu saldırının spontane değil, önceden planlanmış bir operasyon olduğunu göstermektedir. Türkiye Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler’in, Kürd yoğunluklu bölgelere yönelik saldırıları açıkça savunması; Türk ordusunun Bayraktar SİHA’larıyla sivil alanların bombalanması, uluslararası hukuk açısından açık bir suç teşkil etmektedir ve yaptırım gerektirmektedir.
Mevcut saldırılar, daha önce Lazkiye merkezli Alevilere ve Dürzilere yönelik defalarca yapıldı. Açıktır ki bu bu saldırının merkezinde Türkiye var. Bu kele kesici çağ dışı cihatçılarla hiçbir farklı insan grubu yaşayamaz. HTŞ lideri Culani-Trump görüşmesi sırasında muhaliflere ve farklı inanç gruplarına yönelik saldırılar yaşandı. Paris ve Azerbaycan temaslarının ardından da Tartus ve çevresinde Alevilere yönelik saldırılar retorik edildi. Açıktır ki, bu gerici çağdışı zihniyetin “normalleşme” ihtimali yok. Onlari kim kullanıyorsa onlarla yaşasınlar.
Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Nerina Azad'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.
Son güncellenme: 10:47:43




























































































































































































